07 Şub 2010

R.Tayyip Erdoğan; Değişken bir Başbakan portresi ama aslı hangisi?

İslamcı, muhafazakar, demokrat, ulusalcı, milliyetçi, hem liberal hem kapitalist. Bazen duygusal bazen öfkeli, bazen şiirler okur, bazen bağırır! Hangi ülkenin Başbakanı bu kadar farklılığı bünyesinde barındırıyordur?

1994’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda, İslami muhafazakar görüşlü, siyasi olgunluğa henüz sahip olamamış, sistemi hırçınca protesto eden bir görüntüsü vardı. Şimdi ise bu defa ülkenin Başbakanı sıfatıyla ama bambaşka bir görüntüde…

Belli bir siyasi olgunluğa erişmiş gibi, değişim adına projeler üretebiliyor ancak kimi zaman kapitalist kim zaman liberal, bazen demokrat bazen milliyetçi, ama muhafazakarlığından ve hırçınlığından hiç ödün vermeyen bir görüntüsü var…

Bunca tezatı bunca yıldır kimliğinde ve kişiliğinde nasıl biriktirebildiğine ve taşıyabildiğine halen akıl sır erdiremediğim için, icratlarını da bazen “hah işte budur” diyerek onaylayıp takdir ediyorum, kimi zaman da “bu nasıl bir demokratlık?” ya da “oldu mu şimdi bu?” diyerek şaşırıyor ve kızıyorum. Biliyorum ki benim gibi düşünenler bir hayli fazla. Hatta oy potansiyelinin yarısını benim gibiler oluşturuyor da diyebiliriz.

R.Tayyip Erdoğan’ın, 1997 yılında Siirt’de, yani zevcesinin diyarı memleketindeki, dillere destan gönüllere bostan olan serencamında “Referansımız İslamiyet. Bizi hiçbir zaman sindiremezler. Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler ise kışlalarımızdır” diyerek ve cezaevine girmesine yol açan şiirle başlayan yolculuğu, "Başbakan” kimliği ile dolu dizgin gidiyor. Bu yolculuk hangi noktaya geldi, nereye devam edecek, tahmin edilemiyor.

“Değişim” vaadiyle yola çıktı ve halkın çoğunluğu O’nu defalarca iktidara taşıdı. Ancak “değişim” derken bir baktık ki “statüko" nun tam da ortasında. Özellikle 2005 ten bu yana ne tam değişime odaklanabiliyor, ne de tam statükoyu benimsiyor…tuhaf bir “vizyon”, iki arada bir derede gibi. Askerle bir dargın bir barışık, keza vesayet sistemi ile de aynı, Ergenekon davası için bir cesur bir çekinik, bir “demokratik açılım” diyor, bir “Milli Birlik Projesi”…yaftalıyor mu yalpalıyor mu, ciddi mi samimiyetsiz mi?…anlayamıyorsunuz!

Bir olgun, bir öfkeli, bazen duygusal bazen hırçın…Davos’ta vuruyor yumruğunu, tam bir Kasımpaşa’lı…“kim takar sizi” diyor, Amerika’ya, onun uydusu İsrail’e ve AB’ye. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan” , “Bu ülkenin 72 milyon insanı olarak bizi bölmek isteyen tüm dünyaya yani batılılara, AB ve ABD'ye karşı omuz omuza duralım” , “Türkiye yanlarında olmazsa Batı ne yapar onu düşünsünler”…Bu sözler Başbakanımız Erdoğan’dan, bu kadar da ulusalcı, bu kadar da milliyetçi!

Zaman zaman, Demirel misali “üfür ciğerin genişlesin” yöntemi, kimi zaman da Turgut Özal’ın başlattığı “arabesk siyaset” kavramının içinde “ bir yanımız her duruma müsait” akımının takipçisi.

Ilımlı islam modeli tutmadı, ben bir ılımlı milliyetçilik alayım… ılımlı milliyetçilik de tutmadı ben bir ılımlı demokratlık alayım. Var mı artık hiç türbandan bahseden? “Türban velev ki siyasi simgedir” diye habire dayatan Başbakan nerede şimdi? “ Ya sev ya terket” dediği günler çok eski değil ama şimdi “farklı kimlikler zenginliğimizdir” diyecek kadar barışçıl.

Liberal İslam altyapısı var gibi, birey hak ve özgürlüklerine saygı duyuyor gibi, ama TEKEL işçilerine öyle bir söz söylüyor ki; “Bu paraya çalışacak binlerce insan var, beğenmiyorlarsa giderler”…aynen kapitalist sermayenin ağzından konuşuyor…şaşırıyorsunuz!

Beri yanda, şimdiye kadarki iktidarların gündeme dahi getirmeye korktuğu pek çok meselenin üzerine gidiyor, çekinmiyor…umutlanıyorsunuz!

Başbakan R.Tayyip Erdoğan değişti mi değişmedi mi diye sorsak net bir yanıt vermek zor…ancak önceleri işçi devrimini ve sosyalizmi kutsayıp, sonrasında 12 Eylül'lere, 28 Şubat'lara alkış tutarak, her defasında darbe çığırtkanlığı yapanları gördükçe, R.Tayyip Erdoğan’daki değişimin daha samimi ve yapıcı olduğu da bir gerçek.

Recep Tayyip Erdoğan'ı beğenmek, sevmek veya oy vermek zorunda değiliz ama öteki Türkiye'nin içinden gelen ve ciddiye alınması gereken bir siyasetçi olduğunu düşünüyorum. Bu değişken kişiliğin, Türkiye’nin değişimine katkısı olacağına ben de inanmak istiyorum.

Çocuklarımızı bile kaybedecek kadar kendimizi kaybettik!

Çocuklarımızı kaybediyoruz, çocuklarımız kaçırılıyor...Şu gündemin ağırlında, darbeler, açılım, işsizlik, yoksulluk derken, insanımız da kendini kaybetti. Kayıp çocuklar, kendimizi de kaybettiğimizin göstergesi!

Az gelişmiş ülkelerin sorunudur, çocukların kaybolması…ya insafsız çocuk tacirlerinin eline düşer, zengin çocuksuzlara satılırlar, ya fuhuş batağında, ya da organ tacirlerinin iğrenç emelleri için kullanılırlar. Öyle acımasız, öyle vicdansız, öyle merhametsizlerdir ki daha ağzı süt kokan bebeyi bile beşiğinden kaçırırlar.

Son yıllarda bizde de kaybolan çocukların sayısında dikkat çekici bir artış var. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, bu güne kadar 1016'sı kız olmak üzere 1661 çocuk için kayıp başvurusu yapılmış. 18 yaşından küçük çocuklar için yapılan kayıp başvurusunda il bazında İstanbul birinci sırada, son yıllarda Doğu ve Güneydoğu illerindeki artış ise dikkat çekiyor.

Kayseri Tavas’ta, bayramda kaybolan 2 küçük çocuk hala bulunamadı, Bingöl’de, günlerdir kayıp olan iki kız çocuğunun evlerinden epey uzaklarda bir derenin kenarında cesetleri bulundu. Mardin’in Mazıdağı ilçesinde bir mezrada salyalı bir arsız kız çocuklarını kaçırmaya kalktı. Bursa Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne bağlı çeşitli yurtlarda kalan 6 kız çocuğu, izin alarak çıktıkları yurtlara son bir hafta içerisinde geri dönmedi…bunlar medyaya yansıyanları, daha duyulmadık bilinmedik neler vardır?

Soğuktan donarak ölen çocuklar, bayramda kaybolan çocuklar, kuyulara düşen çocuklar, dağda havan topu ile can veren çocuklar… biz nasıl bu hale geldik, çocuklarımız gözümüzün önünde yok oluyorlar! Ya sokaklarda yaşayan, mendil satan, tartıcı çocuklar. Ya minik elleri makine yağı pisi içinde arabaların altına yatan çocuklar, çöpten yemek toplayan çocuklar!...Biz nasıl bu kadar kendimizi kaybettik ki, geleceğimiz olan çocuklarımızı da bu kadar heba ediyoruz…tertemiz yürekleri, pırıl pırıl gözleri, yumuk yumuk elleri, ilgisizliğe, açlığa, fakirliğe kurban ediyoruz, insanlıktan nasibini almamış canilere adeta teslim ediyoruz.

Sabah evden Allaha ısmarladık diye çıkıp bir daha geri dönmeyen çocukların, anaların, babaların olduğu, 17 bin 500 faili meçhul dosyasının bulunduğu, demir parmaklıkların ardında binlerce çocuk suçlunun güneşe hasret kaldığı bir ülke haline döndük. Yarına olan güvensizlik, iş, aş,ekmek telaşının içinde aileler kendini kaybetti…bakın yakın çevrenize göreceksiniz, bu çocukları biz büyükler kaybediyoruz…İnsanı insanlıktan çıkardık!

Bu yürek parçalayıcı, cani çocuk düşmanlığını içimiz burkula burkula izliyoruz…yok mu bunun çaresi, önlemi?

Emniyet Genel Müdürlüğü ailelerin çocukları konusunda dikkatli olmaları gerektiğini vurguluyor. Anne babaların, çocukların kimlerle görüştüğünü, ilişkilerini takip etmeleri gerekiyor. İnternet de tehlikeli, internette tanıştığı kişiler, birtakım çocukları maceraya sürükleyebiliyorlar. Ailelerimizin duyarlı olmaları gerektiği kadar halkın da duyarlı olması lazım.

Gözümüzün önünde çocuklarımız kayboluyor, kaçırılıyor...çocuklarımızı bile kaybedecek kadar kendimizi kaybettik!

31 Oca 2010

Davos’un bu yılki sloganı, dünyayı yeniden tasarlamak !

Yeni bir dünya tasarlamak elbette mümkün…ama önemli olan “adaletli” ve "yaşanabilir" bir dünya tasarlayabilmek!

İsviçre’nin Davos kasabasında 40’ıncı defa toplanan Dünya Ekonomik Forumu yine ekonomik krize çare arıyor. Bu yıl Davos’ta Türkiye siyasi olarak temsil edilmiyor. Geçtiğimiz yıl, Davos Ekonomik Forum’unda “one minute” çalımı atan Başbakan Erdoğan, sözünü tuttu ve Davos’a gitmedi. Yerine Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz katıldı…gösterilen ilgiden bir hayli memnunmuş, 2 tane koruma bile vermişler, limuzinle karşılanmış!

Davos; İsviçre Alpler’indeki bu küçük dağ kasabası, 1973’ten beri her yıl dünya zenginler klübü üyelerinin buluşma noktası. Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) denilen bu buluşmalarda, dünyada ekonomik ve siyasi gündeme damgasını vuran konular ele alınıyor, kapitalizmin tanrıları Davos’ta günah çıkarıyor, birbirlerinin nabzını yokluyor, gövde gösterisinde bulunuyorlar. Bir süredir gelişmekte olan ülkeleri de aralarına alıyorlar.

2004 yılından itibaren, Davos’ta küreselleşmenin neden olduğu olumsuzluklar ve çözüm yolları görüşülse de, aslında sürekli krizlere gebe olan ve tıkanan kapitalist sisteme hava delikleri aranıyor.

Davos’ta her yıl sadece slogan üretiliyor…bu defa küresel krizin ardından belirlenen slogan “dünyanın durumunu iyileştirme, yeniden düşünme, yeniden tasarlama, yeniden inşa etme”.

Amaç; “dünyayı yeniden tasarlamak” gibi görünse de aslında “kapitalizm yok oluyor” imajını “kapitalizm kendini yeniliyor” imajı ile değiştirmek arzusu. Çünkü toplum kapitalizmi sorguluyor, sesler yükseliyor, toplumsal muhalefet oluşuyor. Zira; şu anda dünyanın en büyük sorunu işsizlik…ekonomiler büyüse de küçülse de işsizlik tüm dünyanın kronik ve yapısal bir sorunu olmaya devam ediyor.

2009 yılında küresel olarak 27 milyon kişi daha işsiz kalmış. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün raporuna göre geçen yıl küresel işsizlik oranı yüzde 6.6, ancak dünyada 600 milyon kişi ve aileleri günlük 1.25 doların altında bir parayla geçimini sağlıyor. İşsizlik sorununun yanısıra yoksulluk ve açlık tüm dünyaya yayılıyor. Bu da küresel çaplı sosyal krizlerin ve toplumsal cinnetlerin işareti.

Dünyayı yeniden tasarlamak, sadece küresel finans sisteminin içine düştüğü sıkıntılara çözüm arayışları ile mümkün değildir. “Daha az risk daha çok ihtiyat” gibi yeni norm arayışları, denetim ve müdahalelerin artışı sadece kapitalizmin yenilenmesine yarıyor, dünyanın değil!

Dünyanın yeniden tasarlanabilmesi için çok daha etkin çözümlerin üretilmesi şart… tüm dünyada silahlanmaya ayrılan kaynakların, sosyal iyileştirmeler için kullanılması gibi. Veya sandalın fırtınadan en az hasarla kurtulabilmesi için gösterilen çabaların, işsizlik ve yoksulluğu engellemek için gösterilmesi gibi. Ya da kaynakların insani ölçülerde ve rasyonel şekilde dağıtılabilmesi gibi.

Dünya ekonomik krizin pençesinden kurtulmak için çareler ararken, bundan çok daha yıkıcı etkileri olan "ekolojik kriz" kapımızda. Ekolojik kredimizi hızla tüketiyoruz, doğaya olan borcumuz çığ gibi büyüyor. Sadece ekonomi değil gezegendeki tüm canlı yaşamı krizde! Yaşayan her dört memeli türünden birinin nesli tükenmek üzere. Dünya’yı yeniden tasarlarken biyolojik çeşitlilikteki kayıpların finansal kayıptaki kadar büyük önem taşıdığını da görebilmek gerekiyor.

Davos’ta dünyayı yeniden tasarlamayı düşünenler, gezegendeki doğal kaynaklardan tüketimimizin bu hızla gitmesi durumunda, 2030`larda yaşam biçimimizi koruyabilmek için iki dünyaya ihtiyacımız olacağını sanırım biliyorlardır.

Yeni bir dünya tasarlamak elbette mümkün…ama önemli olan “adaletli” ve "yaşanabilir" bir dünya tasarlayabilmek!

Bu yıl da Davos’ta salt slogan üreterek, maalesef dünyamızı yeniden tasarlamak mümkün görünmüyor.

Balyoz planı ve vicdansızlık tarihi

Gördükçe ve yaşadıkça “vicdansızlık” tarihini, kimin sabrının taşmaya hakkı olduğunu elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin.

Kim vicdanlı, kim vicdansız şaşırdık…Herkes birbirini vicdansızlıkla suçluyor.

Komutan yumruğunu masaya vuruyor, “Askerine ‘Allah Allah’ diye hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba atmayı düşünür? Vicdansızlıktır. Lanetliyorum bunları…Türk ordusunun da bir sabrı var” diyor.

Başbakan, “Bizi demokrasi karşıtlığıyla itham etmek vicdansızlıktır, demokrasiyi kökleştiren bir hükümeti demokrasi karşıtlığıyla itham etmek haksızlıktır, tutarsızlıktır, daha ötesi vicdansızlıktır” diyor.

Hiç biri “halkın da bir sabrı var, taşar mı taşmaz mı?” diye düşünmüyor.


Bu memleketde yıllar yılı her gün ayrı bir kaosa uyandık…faili meçhuller, katliamlar, kışkırtmalar, kaos yaratma planları, darbeler, darbe tertipleri, şehitler, etnik sorunlar, PKK, devleti yönetenlerin kavgaları, siyasilerin kısır çekişmeleri, ekonomik zorluklar, işsizlik, yoksulluk, her günümüzün korkulu rüyası oldu…yine de “vicdansızlar” demedik, gittik güle oynaya, gururla oyumuzu verdik…sandık ki “oyumuz demokrasiye güller açtıracak, gökyüzüne barış güvercinleri uçurtacak”. Bir gün de masaya yumruğu vurmadık, vuramadık! …“ bizi sürü gibi bir toplum haline getirdiniz” demedik, diyemedik!

Sorsanız, her şey “halk adına, halk için” yapıldı!... anlamadılar ki tüm rezillikler “halka rağmen” yapıldı!

27 Mayıs’la başladı ihtilal merakı, darbe hevesleri. Tek parti ideolojisi ve onun zihniyeti, reddetti demokrasiyi, hazmedemedik çok sesliliği, ilk darbe anayasası ile vesayet sistemini yasallaştırdık.

10 yıl dayanamadılar…O yıllarda da askeri, hukukçusu, medyası, iş dünyası elele verdi, harekete geçen gençliği de kullanarak, sağa sola bombalar attırarak darbeye zemin hazırladılar…ve arkasına 12 Mart geldi.

Demirel’i, Ecevit’i, didişerek demokrasi yaptıklarını zannetiler, bir adım ileri kıpırdayamadık…kavga, uzlaşmazlık, siyasi kültürümüze geldi yerleşti…

Kontrgerillasından tutun karanlık güçlerine kadar, Abdi İpekçi’lerin öldürülmesi, Çorum, Maraş katliamları, Bahçelievler cinayetleri, Türkiye’nin cephelere böldürülmesi ve anarşiyle yaratılan darbe ortamı ve 12 Eylül… postallar altında çiğnenen özgürlükler, işkenceler, insan hakları…sahi neydi bizim suçumuz? Neydi o karanlıktan da beter zindanlar? Kolu kanadı kırıldı, felç ettiler demokrasiyi.

Bitmiş miydi? Kim bilir daha hangi cinayetler, hangi kanlı ortamlar bekliyordu bizi? Daha kaç kişi ölecekti? Jitem’li, Susurluk’lu günler uzak değildi. Doğu’da PKK ile birlikte palazandı sözüm ona vatan kurtaran kahramanlar! Şehit haberleri dağladı yürekleri, dağdakilerin anaları da yandı, ağlamayan ana mı bıraktılar bu memleketde?…hepimizin anasını ağlattılar!

Devlet baba, babalığını şaşırdı… "Bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır” diyenler sayesinde palazlanmadı mı çeteler, korunmadı mı katiller? Hukuk dışına çıkmak devlet eliyle kutsanmadı mı bu memleketde…bu soruların yanıtları 1990’ların Güney Doğusu’nda kanlı karanlığında kaybolmadı mı? Hangi siyasi cinayetlerin, hangi darbenin hesabı soruldu? Sivas’ta yakılanlar hangi vicdansızlığın kurbanı oldular? Ya asit kuyularındaki kemikler!

28 Şubat, bu defa doğrudan değil de endirekt balans ayarı…sokakta tankları yürüterek salınan yeni korkular…böyle böyle gelindi 2000’lere… Hep korku, hep karanlık,önce komünizmdi, sonra irtica…nedense vatan elden gidiyor nağmeleri hiç eksik olmadı. Halkın oy çoğunluğu ile iktidara gelmiş bir hükümeti yine sindiremeyip yine tertipler başladı. 2003-2004 , Sarıkız, Ayışığışığı, darbe günlükleri…

Sorulmayan hesaplarla Ergenekon denilen zihniyete çanak tutanlar bugün toprak altından çıkan suikast silahlarına, bombalara, patlayıcılara ağız burun eğiyorlar…boru diyeni bile var! O günden sonra da zaten at izi, it izine karıştı…Kaos, karmaşa yaratıcıları her dönem olduğu gibi bu dönemde de hep iş başındaydı. Cumhuriyet’e bombalar, Danıştay baskını, Hrant Dink’ler!

Daha bitmedi, e-muhtıralar, post modern darbe tertipleri, Kafes Planları, İrtica ile Mücadele Eylem planları…ne kadar da darbe planlı bir ülkeyiz! Her an hazırlıklı…İttihatdan beri her an hazırız darbelemeye.

Karanlık günlerdi, çok karanlık…halen de bu karanlığın içindeyiz. Bu ülkede cinayetlerin, suikastların, darbe tertiplerinin sonu bir türlü gelmedi. Şimde de balyoz planı çıktı…daha devamı var mı bilinmez. Ama yıllardan beri hukuksuzluktan, hukuksuzluğa göz yumanlardan hesap sorulmadığı için ülke gündemini işgal eden konular hala hep aynı, hep karanlık.

Tekrar tekrar düşünün karanlık geçmişi ve bu topluma yaşattıklarınızı!

Ve gördükçe, yaşadıkça “vicdansızlık” tarihini, kimin sabrının taşmaya hakkı olduğunu elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin.

25 Oca 2010

Balyoz teğet geçmez, AK Parti neden bekliyor?

AK Parti hükümetine sormak lazım, neden bu kadar suskunluk, neden bu kadar eylemsizlik? Balyoz deler geçer, deldiği ile kalmaz süründürür !

Balyoz darbe planının deşifre edildiğinin ertesi günü Anayasa Mahkemesi, askerlere sivil yargı yolunu kapatıyor. Daha önceki darbeleri tertipleyenler, uygulayanlar zaten serbesttiler, şimdi hiçbir çekinceleri de kalmıyor…artık dileyen dilediği gibi darbecilik oynayabilir, darbe senaryoları hazırlayabilir, başarırsa adı darbe başaramazsa savaş oyunu, tatbikat semineri olur…

Bundan böyle askerler ancak askeri yargıda yargılanabilecek…askeri yargı sistemindeki hakim de sicil amiri durumunda olan komutanını yargılayıp cezalandıracak…yani o da yargıcılık oyunu oynayacak!

Darbeyi tertipleyenler, bizati yapanlar, yapamayıp, başaramayıp “bu bir savaş oyunudur, bu bir tatbikat semineridir” diye gözümüzün içine baka baka bize yalan söyleyenler de elini kolunu sallaya sallaya gezecek…

Hangi anayasa ile balyozları savuşturacaksınız? 12 Eylül ürünü darbe anayasası ile mi? Taraf gazetesindeki deşifrenin ertesi günü Anayasa Mahkemesi, gerekçeli karara bile gerek duymadan, askere sivil yargı yolunu kapattı!

AK Parti iktidarına bunun için sormak lazım “daha neyi bekliyorsunuz, balyozun teğet geçmesi için iş duaya mı kaldı?” …28 yıldır darbe anayasası ile yönetiliyoruz, şu ilkeli ve çok cesaretli iktidarınızı bir çalıştırsanız da şu anayasayı artık demokratik ve sivil bir anayasa ile değiştirseniz…yüzde 47 yi arkanıza almanızın sorumluluğunu o yüzde 47 ye hissettirseniz de kafamızın neresine balyozu yiyeceğiz diye her gün korku içinde yaşamasak.

Çoktan zamanı geldi de geçiyor…“darbe” denilen iptidai ve faşizan uygulamayı Türkiye'nin gündeminden silip atmanın zamanı bugün değil de ne gün? Hükümet sözcüsü “beklemedeyiz” diyor. Neyi bekliyorsunuz? Hadi bu balyoz darbesini savuşturdunuz, madem bu bir savaş oyunuymuş, canı sıkılan balyozculuk, darbecilik oynuyor, ne malum diğer balyozların hazırlanmadığı!

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun diyor ki “Askerin işlediği her suç askeri mahkemede yargılanır diye bir durum yoktur. Darbe planının hangi bina da yapıldığı önemli değil tüm toplumu ilgilendiriyor olmasıdır. Bu nedenle darbe suçları sivil mahkemede yargılanabilirler”…

Savaş oyunuymuş, tatbikat semineriymiş!

Düpedüz darpe planı, o kadar açık ve net ki…ne farkı var bunun 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat öncesi planlarından? Balyoz Planını deşifre edenleri “ahalaksızlık ve vicdansızlık” ile suçlayanlar, sözüm ona savaş oyunu ya da tatbikat seminerinde ıslak imzalar ile kararlara ve emirlere bağlanan kanlı planların hangi ahlak ve vicdana sığdığını nasıl izah edersiniz? Halkın tepesine balyoz indirmek nasıl bir vicdanın zihniyetidir?

İnsanın kanını donduran kanlı eylemler… Fatih ve Beyazıt Camilerinin bombalanması, tahrik timlerinin kurulması, İstanbul’a çökülmesi (ne demekse),cüppeli, sarıklı gruplar oluşturularak Hava Müzesi’ne saldırması, Yunan savaş uçaklarının taciz ve tahrik edilerek Türk jetinin düşürülmesi, daha olmadı bir Türk jeti’nin diğer Türk jetine ateş edip düşürmesi, böylece hükümetin acizliğinin ortaya konulması…

Düşman unsur olarak kabul edilen 36 gazetecinin tutuklanması, darbeye direnen 200 bin kişinin stadlarda tutulması, sivil kontrgerillanın devreye sokulması, toplumda korku ve tedhiş yayılması, yani 12 Eylül’ün yeni versiyonu. Balyoz’u indirmek için 137 dost gazeteciyle işbirliği yapılması planlanıyor ve darbe hükümeti bile hazır…bir de insanları darbeci sıfatı ile zan altına alıyorlar.

Ekonomiyi de unutmamışlar… Nasıl bir savaş planıdır ki özelleştirmeler bile konuşulmuş, çoğu ekonomik teşebbüs devletleştirilecekmiş, IMF’ye de defol denilecek, bankalar, şirketler, sermaye grupları elden geçirelecek, para hareketleri incelenecekmiş.

Tüm bunların adı da savaş oyunu, tatbikat semineri olacak!

AK Parti’ye yine sormak lazım? Daha neyi bekliyorsunuz…bu savaş oyunları sizin için hazırlandı…sizin yüzünüzden bu toplum yanacaktı, yazık değil mi bu halka, size güvendi oyunu verdi, iktidar yaptı…

Balyoz teğet geçmez Beyler, Balyozu illaki de kafanıza yemeyi mi bekliyorsunuz?

Acilen, demokratik ve sivil bir anayasa…darbecileri ve darbe tertipçilerini yargılayacak, hesap soracak…balyozların ve balyozcuların konuşulmadığı aydınlık, özgür ve demokratik bir Türkiye için…

Daha ne bekliyorsunuz?