25 Ağu 2009

Hrant Dink Vicdan Filmleri; Gelin vicdanımızla bakalım

Son zamanlarda iyice deforme oldu, hani yüreğimizin bir tarafında var olduğuna inandığımız…Vicdanımız.

İnsanı insan yapan vicdanı değil midir? Vahşi bir hayvandan biz insanı ayıran en önemli özelliğimiz vicdanımız değil midir?

Hani hatalarımızı, pişmanlıklarımızı yargıladığımız, içsel çarpışmalarımızla bize doğruyu gösteren, başkalarının göremediklerini görmemizi sağlayan yüreğimizdeki bir çift göz...keşke herkeste olsa dediğimiz.

Her gece başımızı yastığa koyduğumuzda, kalbimizi, beynimizi acıtarak, yaptıklarımızın, yaşantımızın, yaşattıklarımızın hesabını bizden soran o insani duygumuz…Vicdanımız.

Akıl, kalp ve vicdan işbirliği değil midir yaşam klavuzumuz?…kullanım süresi toprağa kadar hiç bitmeyecek olan.

Ama ne zaman kapattık, nasıl da yitirdik şu vicdan gözümüzü? Veya farkında mı değiliz vicdanımız olduğunun, olması gerektiğinin?


"Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkûm edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor." Hrant Dink.

Uluslar arası Hrant Dink Vakfı, herkesi hayatı nasıl yaşadığımızı belirleyen ‘vicdan’a yakından bakmaya davet ediyor.

Vicdan çıkış yolu için “Gelin, Vicdanımızla Bakalım" diyor...





GELİN, VİCDANIMIZLA BAKALIM

Bu çağrı hepimize. Eli herhangi bir kamera tutabilen herkese.

Gelin, kameralarımızı elimize alıp dünyaya bakalım. Dünyaya vicdanımızla bakalım.

Gelin, vicdanımıza görünenleri birbirimizle paylaşalım.

Mesela... Yol kenarında yalnız bir kadın olmak, sokaklarımızda bir engelli olmak.

Mesela... Kendi ülkesinde ‘sürgün’ olmak, ana babanın dayağa kalkan elini izleyen küçük bir çocuk olmak, okullarımızda başörtülü olmak, HIV pozitif olmak, dayağa mahkûm olduğu evinde hapis bir kadın olmak, cinsiyet ve cinselliği kapalı kutulara hapseden bir dünyada transseksüel ya da eşcinsel olmak, 'duyulur' endişesiyle anadilinde konuşmaktan korkmak.

Mesela... Savaşmaya, eline silah almaya, öldürmeye mecbur kılınmak, koca şehirlerde zenginliğin orta yerinde açlık sınırında yaşamak. Hatta mesela... Bir sokak köpeği olmak... Dünyanın herhangi bir yerinde ‘öteki’ olmak.

Belki de mesela başkaları için önemsiz, sıradan bir ayrıntı olan ama tam da bizim vicdan gözümüze takılan o benzersiz şeyi bulmak.

Elbette vicdan sadece gözlerden ibaret değil. İyi ki de değil. Vicdanın bir de elleri var. Vicdan, kötülüğü sadece görmekle yetinmez, ona karşı harekete geçer. Vicdan, zulmü sadece kaydetmekle yetinmez, ona son vermek için mücadele eder. Vicdan, sadece mağduriyeti kayda geçmekle kalmaz, bizzat mağdur için, mağdurla dayanışma içinde bir şeyler yapmanın da derdinde olur.

Ve son olarak, vicdan tamamen özgürdür. En doğrusunu yine kendi bilir. Dolayısıyla yukarıda verdiğimiz tüm örneklemeler, sadece projeye katılmanız için ilham ve teşvik amaçlıdır; yollayacağınız işlerin çerçevesini tanımlama ve sizi sınırlama amacını asla gütmez.

Öyleyse gelin, dünyaya şöyle bir vicdanımızla bakalım. Ve en fazla 5 dakika uzunluğunda bir kısa film çekelim.

İhtiyacımız olan tek şey, bir çift göz, bir kamera ve gönül gözü vicdanımız.

Gelin, vicdanımızla bakalım. Ortak bir vicdan için vicdanlarımızı görünür kılalım.

Gerçekliği kabul edip etmemek esasen herkesin kendi vicdan sorunudur, bu vicdan da temelini bizatihi insanlık denilen ortaklığımızdan, ‘insan’ kimliğimizden alır.” Hrant Dink


“Gelin, vicdanımızla bakalım” başlıklı projeye en fazla beş dakika uzunluğundaki filmlerle katılım için başvuru süresi 1 Ağustos – 30 Kasım tarihleri arasında.

Vicdan Filmleri Türkçe, İngilizce ve Ermenice olmak üzere 3 ayrı dilde içeriğe ev sahipliği yapacak. Tüm kısa filmler ayrı ayrı halk ve jüri oylamasına tabi tutulacak. Jüri üyeleri arasında Costa Gavras, Georges Moustaki, Harutyun Khachatryan, İbrahim Betil, Lale Mansur, Nebahat Akkoç, Ömer Madra, Rakel Dink, Rela Mazali, Serge Avedikian, Serra Yılmaz, Vaughan Pilikian ve Yıldırım Türker bulunuyor.

Filmler http://www.vicdanfilmleri.org/ sitesine yüklenebilecek, internet üzerinden izlenebilecek, halk tarafından oylanacak ve yorumlanabilecek. Bir kısım filmler siteye yüklenmiş bile. İzlemenizi öneririm.

Jürinin seçeceği en iyi 20 filmden 90 dakikalık bir film oluşturulup uluslararası film festivallerine önerilecek.

Siz de vicdanınıza çıkış yolu bulmak ister misiniz?

Veya insan olduğunuzu hatırlamak, vicdan gözünüzle bakmak, vicdanınızı görünür kılmak istemez misiniz?




Uluslararası Hrant Dink Vakfı
Tel: 0212 240 33 61 ve 62
http://www.vicdanfilmleri.org/
vicdanfilmleri@hrantdink.org

Kürt açılımının odak noktası ekonomi olmalıdır

“Vatan bölünmez” diyenler, Türkiye’nin ekonomik olarak yüzyıldır bölünmüş olduğunun farkında değil misiniz?

“Vatan bölünmez”…evet kesinlikle katılıyorum…Vatan, siyasi olarak da, sosyolojik olarak da bölünmemeli, hepimiz belirlenen sınırlar içerisinde “mutlu !” insanlar olarak yaşamalıyız…

Ama…vatan “ekonomik” olarak da bölünmemeli!...Vatan’ın bir bölümü mutsuz ise, yoksul ise, aş ve iş bulamıyorsa zaten o vatan ekonomik açıdan bölünmüş demektir.

Her şeyi bir yana bırakın, doğuda ağır bir “insanlık” sorunu yaşanıyor…Kürt olan da, Türk olan da memleketin doğusunda mağdur durumda. Yoksa bu bölge Türkiye sınırlarına dahil değil midir?

Bu mağduriyeti sadece teröre endekslemek yanlış zira Osmanlı’dan beri bu bölge mağdur…19.yüzyılda bölge halkı, “Ermenileri saklayan, Ruslarla işbirliği yapanlar" olarak nitelendirilip, hakimiyet altına alınmaya çalışılmış hiçbir ekonomik programa alınmamış. 1923 yılındaki Birinci İzmir İktisat Kongresi’nde, “sanayinin bütün bölgelere taşınarak bölgelerarası dengesiz gelişmesinin engellenmesi” kararı alınmış ve bu karar, kalkınmada bir devlet ilkesi olarak gündeme gelmiş, ancak bu ilk ciddi karar hayata geçirilememiş. Çünkü 1915 te çıkan “Tehcir Kanunu” ile bir kısım halk bölgeden sürülmüş, göçe zorlanmış. Bunun sonucunda da bölgede zaten yetersiz olan sanayi ve ticari hayat ciddi bir darbe yemiş. Göçler, yıkımlar bölgenin gelişme potansiyelini azalttığı gibi bölgede sürekli bir ekonomik istikrarsızlık ve güvensizlik kaynağı olmuş. Bundan sonra bölgede ekonomik kalkınma konusunda bir daha dikiş tutturulamamış. 1920-40 arası yaşanan isyanlar, bölgeye yönelik ekonomi politikaları da etkilemiş, bu korku ile sermaye bölgeye ihtiyatlı yaklaşmaya başlamış. Bu dönemde de bölgeye yapılan yatırımlar sadece karakol, cezaevi ve hastaneden ibaret. 1962’de her 100 traktörün ancak 5’i doğu ve güneydoğuda bulunmakta, bunların çoğu ise Urfa, Elazığ, Diyarbakır, Kars, Mardin ve Malatya’da toplanmakta. Tarım alanında bölgede ufak çaplı gelişmelerden edinilen sermayede batıya sanayi sermayesi olarak kaymış. 1960’lardan itibaren Türkiye ekonomisi bir büyüme yaşarken, bölge küçülmeye devam etmiş. 1980’ e kadar verilen tüm yatırım teşviklerinin sadece % 6 sı doğu ve güneydoğuya ayrılmış, bunların da çoğu seçim yatırımı amaçlı. 1980 sonrası ise tam bir felaket. Bölge çapında tarım üretimi düşüyor, sütçülük ve hayvancılık geriliyor, nüfus iyice yoksullaşıyor, işsizlik had safhaya yükseliyor. 1990’da bölgeye ayrılan yüzde 34 lük teşvik, 1995’te yüzde 7’ye düşmüş, yatırım muslukları tamamen kısılmış. OHAL Bölge Valiliğinin 1997 yılı verilerine göre, binlerce yerleşim yerinin boşaltılması sonucu yüzbinlerce kişi bölgeyi terk etmiş, tarım ve hayvancılık aynı dönemde dibe vurmuş.

Görüldüğü gibi, Türkiye büyürken Doğu'su böyle küçülmüş, toplumsal ihtiyaçlarını ve “insanlık sorununu” çözemez bir bölge haline gelmiştir. Doğu’da terörün palazlanma nedeni de bu ekonomik mutsuzuktur. Aç insan ya Allah’a ya teröre sığınır…Yanlış mı?

Türkiye’nin batısı ile doğu arasındaki ekonomik ayrışmayı görmemek mümkün değil. Toplam gelirin yüzde 45’ini büyük şehirler alırken, İstanbul ile doğu illerimiz arasında tam 5 katlık bir gelir farkı var. Güneydoğu’nun Paris’i Diyarbakır’da anası babası işsiz, hiç okula gitmeyen 9 kardeş bulabilirsiniz. Hepsinin hayali İstanbul’a gitmek.

Terörün Türkiye ekonomisine maliyeti 300 milyar dolar…IMF’den 20 milyar dolar kapabilmek için tabiri yerinde ise “anamız ağlıyor”. Savunma sanayiine akan paralarla 10 tane GAP projesi gerçekleşirdi…Biz halen birini bile tamamlayamadık. Bütçe açığında terörün payı yüzde 25. Bugün ekonomik krizlere karşı ince dal gibi sallanmamızın nedeni işte bu terörle mücadele için yapılan harcamalardır. Türkiye’de şu anda açık işsizlik oranı yüzde 14, görünmeyeni ile birlikte % 25. Bunun yarısını Doğu'daki işsizler oluşturuyor.

Terörist öldürdükçe terör bitmez, doğuda terörün en önemli nedenlerinden biri olan ekonomik ve sosyolojik iyileştirmeyi sağlamadan terör bitmez. “Kimlik” üzerinden yapılacak demokratik açılımlar kadar “ekonomik açılımlar” a da gereksinim vardır. Para, terörden korkar, etkilenir…gerektiği gibi dolaşmaz…Sermaye güvenli ortam arar.

Terörün bize neler kaybettirdiği bu kadar netken, terörün sonlandırılması için verilen uğraşılar üzerine manüpülasyonlarda bulunmak “ahmak” lıktır…vatan sadece sınırlarla değil ekonomik bütünlükle de vatandır ve bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin mutlu olmaya hakkı vardır.

Düşünmeliyiz; bunca insanı ve bunca ekonomik kaynağı yitirmek yerine, insanca yaşamak için neler yapmalıyız diye düşünmeliyiz.

Doğunun da batının da ekonomik refahı aynı olmalı ki; biri yer biri bakarken kıyamet kopmasın.

Sebeplerin en önemlisini yani “ekonomik açılım”ı birinci sıraya almadan yapılacak bir “demokratik açılım” ın veya "Kürt açılımı" nın özde değil sözde kalması da kuvvetle muhtemeldir. Ekonomik açılım, beraberinde demokrasiyi de getirecektir...inanın.

Eğer "kardeş" isek, kardeşimizin mağdur kalmasına göz yummamalı ve hep birlikte büyümeliyiz.


Doğu için ekonomik çözüm önerileri bir başka yazıya…

22 Ağu 2009

Ne kadar zor…21.yüzyılda olmak, Türkiye’de olmak ve de insan olmak


Yanı başımızdaki koskocaman bir dünyayı aval aval seyreden olmak...


Başında türbanlı, boynunda poşulu ya da Bodrum’da ikoncan olmak… her daim öteki, mütemadiyen beriki olmak, bir türlü kendimiz olamamak…

Diyarbakır’da kürt, Sivas’ta alevi, İstanbul’da ermeni olmak…

Her harekete, her söze gardiyan olmak…hep eleştiren ama hiç çözemeyen olmak…

Bize bizden başka dostun olmayacağına inanmak, inandırılmak…aynı yüzyıl insanlarının yer küre üzerinde farklı yaşamları olduğunu bilmek ve buna iç geçirmek…

Çocuk olmak, kadın olmak, gay olmak, yaşlı olmak, engelli olmak…

Aile olmak…

Her gün tedbirli yaşamak zorunda olmak, sevgili ile parkta otururken bile tedirgin olmak…

Seçeneksiz olmak…Korkmak…

Sokakta yanı başımızda yürüyen insanla bir “günaydın” ı bile üleşmezken, sanal derinlikte bir şarkıyı, bir videoyu, bir şiiri, belki de bir fotoğrafı habire üleşmeye çalışmak…

Kendimize yabancılaşmak, topluma azalmak, yalnızlığımıza çoğalmak…

Ayrışmak, ayrışmak…zerrelerimize kadar ayrıştırılmak…

Nefretle yatıp, kinle kalkmak…bir güzel söze hasret kalmak…

Neden fakiriz, neden demokratikleşemiyoruz, neden birbirimizle kavgalıyız, neden gelişemiyoruz, neden öldürülüyor, neden düşüncemizi söyleyemiyoruz?

Neden darbelerden, işkencelerden geçiyoruz, neden ırkımıza göre ayrılıyoruz, neden inandığımızı ya da inanmadığımızı açıkça yaşayamıyoruz?

Bu topraklar bu kadar kısır mı?

Böylesine tohumsuz, bereketsiz, böylesine akıldan eksik mi bu topraklar?

Böylesine çöl mü bu topraklar?

Sudan, mavilikten, umuttan böylesine uzakta mıyız?

İnsanlar; binlerce yıl önce sabah erkenden kalkıp, bir su kenarına yerleşmiş oraya vatan demişler. Sonra dar gelmiş dere boyu, başka derelerin ardına düşmüşler.

İnsanlar; tarihler boyunca kendilerini güvende hissedecekleri, toprağından verim alabilecekleri, güneşin onları ısıtabileceği, huzurun sarabileceği yerleri aramışlar.

Bizler de Türkiye’yi bulmuşuz…

Ama;

Ne kadar zor …21.yüzyılda ve de Türkiye’de insan olmak

Ve kahretsin ki “insan” olduğumuzu unutmak…

19 Ağu 2009

Dış güçleriniz, emperyalizminiz götürsün sizi, he mi?

“Bunlar hep emperyalistlerin işi, ah şu Amerika yok mu ah…bütün kötülüklerin anası, bizi yıkmak, bölmek için bütün dünya elele verdi. Böl parçala yönet diye bişiii varmış, bir de bunların yerli işbirlikçileri varmış…demokrasiymiş, özgürlükmüş, insan haklarıymış diye bizi kandırıp bölecekler bu vatanı…liboşlar, dönekler ne olceeek…gel çocuğum gel, sen oynama onlarla, seni ham yapar bu zilliler”.

“Şimdi de başımıza Kürt-Türk çıkardılar, oylum oylum oyacaklar memleketi…halbukisem biz kardeş kardeş yaşayıp gidiyoruz şurada, aaa ne var ayol, nerden çıktı bu açılım maçılım zart zurt kart kurt..ne bu beee?...ah ahhh hep o Amerika, doğudan doğudan giriyor kanımıza, şimdi küfredecem bi ama neyse ağzımı bozmaya değmez… valla parsel parsel sattılar memleketi bu vatan hainleri, zaten üç kuruşa muhtacız bi de bu Kürtleri besle şimdi işin gücün yoksa…”

“Şeriat direkten döndü, yakayı zor kurtardık…yoksa hepimizi çarşafa sokacaklardı…yok yok bitmez bu dış güçlerin oyunları, bizi bi kendi halimize bırakmazlar, borumuza morumuza, altınımıza maltınımıza , her şeyimize göz dikti bu adi dış mihraklar…bu işbirlikçilerin de topunu asacaksın, şölee Taksim Meydanın’da ibreti alem için sallandıracaksın bunları ki vatanı bölmek, satmak, Türklüğü yok etmeye çalışmak neymiş, dünya alem görsün”…

“Halbuki , bizi bi kendi başımıza bıraksalar, ezip geçecez, tüm dünyayı dize getireceğiz, amma velakin cümbür cematin dört bir yanımız düşmanlarla çevrilmiş…yok yok olacak iş değil bu…Kahrolsun Amerika, kahrolsun emperyalizm, yaşasın tam bağımsız Türkiye”!...



Bu mudur?...Pardon ama siz hangi dünyada kaldınız?


Millet uzay üslerinde pişpirik oynuyor, robotlar dünyayı yönetecek boyuta geldi, elinizde 3G li cep telefonları, facebookta paylaşmadığınız nane kalmadı, google amcam size hizmet için kapınızda bekliyor, aradığınız tüm bilgiler tek bir tuşla gözünüzün önünde…dünya sizin gözünüzün önünde, dünya sizin emrinize amade…alın kullanın diye…ya siz neredesiniz?

Hala emperyalizm, dış güçler, dış mihraklar boyutunda debelenip duruyorsunuz?

Vatan, millet,sakarya boyutu biteli yüz yıl oldu…millet uzayda fing atıyor…bre kendinize gelin biraz, çıkın bu kabustan artık! Çıkın ki her bir olumsuzlukta, dış güçlere kabahat bulana kadar, kendinize dönüp bir bakın, önce kendi evinizin içini bi temizleyin… “neden” lerde boğulmayın, “nasıl” lara bakın…

Yıllardır ezberleri hap yapıp yuttura yuttura bir adım öteye gidemedik. Kendimize öz eleştiri yapmak yerine hep evin dışındakileri suçladık. Sorunlarımıza sahip çıkmak yerine hep kaçtık, hep topu taca attık…suçlu hep dış mihraklar, dış güçler. Birde şunu demiyorlar mı kıl oluyorum “ sorunun ana kaynağı emperyalizmdir”…Yapma yaaa, deme…valla haberim bile yok, ne ola ki bu emperyalizm?

Kendi yarattığımız sorunlarla yüzleşmekten daha kolay bu, at kabahati dış güçlere, çık işin içinden…80 yılı kaybettik böyle. Akılcı bir yol tutturmak varken, boğulup kaldık köhnemiş fikirlerin içinde…

Daha görmüyor musunuz bu iğdişlikten nemalananları, dökülen kanlar üzerinden yükünü tutanları? Siz şehidinize ağlarken, çok uzakta değil hemen yanıbaşınızda birileri purolarını tüttürüp, gevrek gevrek sırıtıyorlar…işte evinizin içini pisletenler de bunlar! Memlekete cinnet hali yaşatanlar da bunlar.

Şimdi de “bölünme” hapını yutturuyorlar…Kürt açılımı ile bölünürmüşüz…bunlar zaten dış mihrakların işiymiş! Üstelikte medyanın anlı şanlı yazarları, kendine bile aydınlığı yetmeyen bir takım aydınları yapıyor bunu…kalemini silah gibi doğrultmuş üstümüze, yağdırıyorlar ha bire. Allah ne verdiyse, işkembeden salla…bir de çözüm üretseniz, bir de her allahın günü dış mihrakla uğraşmadan, bir ileri adım atsanız…

Bunca geri kalmışlığa, bunca çarpık demokrasiye, bunca haksızlığa hukuksuzluğa neden aramak yerine ki nedenleri belli zaten, bir de geleceğimize umut tohumları saçsanız…

Millete bu karabasanı artık yaşatmasanız…

Ne diyim…Dış güçleriniz, emperyalizminiz götürsün sizi, he mi?

16 Ağu 2009

AKP’nin vizyonu Kürt açılımı için yeterli mi?

Veya AKP Kürt açılımında ne kadar samimi? Ne kadar cesaretli?

Veya neden direk “çözüm” değil de “açılım”?

Kısa süre öncesine kadar “ya sev ya terket” gibi muhafazakar geleneğin milliyetçilik sosuna bulandırılmış sloganlarını kullanan Başbakan, birden bire Kürt açılımının baş aktörü haline geldi. Daha doğrusu gelme çabasında.

İktidar koltuğuna oturduğu günden bu yana, kimi zaman bazı söz ve uygulamalarına karşı çıktım, kimi zaman onayladım…ama çoğu zaman bir “vizyonsuzluk” buldum…sanki bunca problemlere çözüm getirebilecek bir kararlılığı veya nosyonu yok gibi geldi. Söylemlerindeki değişkenlik, gün be gün oluşan farklılıklar, politika yapma tarzı…Türkiye ve meselelerine objektif bakabilen pek çok kişide de aynı soru işaretlerinin oluştuğunu düşünüyorum. Körü körüne, vatan millet sakarya, laiklik ekseninden bakanlar gibi değil ama, zaten onlara ne yapsanız beğendirmeniz zor, öyle bir statüko içinde boğulmuş durumdalar ki ak denilene kara demek, düşünce yöntemleri olmuş.

Bu nedenledir ki; bu “vizyonsuzluk” la böyle bir partinin ve iktidarının, “Kürt sorunu” gibi Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri için girdikleri uğraşıyı ve açılım çalışmalarındaki samimiyet ve cesaretini de ister istemez sorguluyorsunuz…AKP’nin Kürt tabanından gelen talepleri “söz ola kestire başı” diye bıçakla kesen bir mentalite ve parti yönetim anlayışı ile “bu memleket bu sorundan çok çekti, artık analar ağlamasın” diyen göz yaşları ile bezeli duygusallıkları bağdaştıramıyorsunuz. Kürt sorununda Türkiye’yi ileri taşıyabilmek baya bir ciddi vizyon gerektiriyor.

AKP’nin tabanı oldukça heterojen; muhafazakar milliyetçisinden solcusuna, cemaatçisinden etnik Kürt milliyetçisine kadar pek çok ideoloji veya düşünceyi barındırıyor. Bir yanda merkeze yaklaşma çabaları, diğer yanda parti içinde bile konuşulması yasaklanan konular ve yasaklı insanlar var…bu kadar üstü örtülü bir yönetime sahip AKP’nin liderinin, birden bire Kürt açılımı havarisi kesilmesinin altında da bir şeyler aranıyor…doğal olarak.

“Değişim” vaadiyle yola çıktılar ve işe yaradı, halkın çoğunluğu onları defalarca iktidara taşıdı. Ancak “değişim” derken bir bakıyorsunuz “statüko" nun tam da ortasında. Özellikle 2005 ten bu yana ne tam değişime odaklanabiliyorlar, ne de tam statükoyu benimsiyorlar…tuhaf bir “vizyon”, iki arada bir derede gibi. Askerle bir dargın bir barışık, keza vesayet sistemi ile de aynı, Ergenekon davası için bir cesur bir çekinik…anlayamıyorsunuz!

Şimdi Kürt açılımı gündemde, niyetlerin görüntüsü gayet güzel, randevulaşmalar, görüşmeler, sivil topluma yayma ve uzlaşı çabaları…“çok güzel hareketler bunlar”. Ama neden sadece İçişleri Bakanı uğraşıyor tüm bunlarla?…soruna sadece güvenlik ekseninden mi bakılıyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Makyajlanmış bir açılım mı bu?

2005’te Diyarbakır’da bizzat “Kürt sorunu” ifadesini kullandı, adım atmak istedi ama arkasında bir tane AKP’li hatta AKP’li Kürt milletvekilini bulamadığı gibi kendi bile zaman içinde sorunu unuttu gibi bir izenim yaratmıştı…hatta DTP ile “asla” muhatap olmadı…Öyle veya böyle, eğri veya doğru, Mecliste Kürtleri temsilen bulunan siyasi bir parti ile yan yana bile gelmedi!

Şu da var; Bu memleketde bu sorun Cumhuriyet sonrasından beri gündemden hiç düşmedi…bırakın Cumhuriyet sonrasını hala 12 Eylül anayasası yürürlükte…ve şu cümle ; “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür”. Sivil bir Anayasa olmadan ve bu cümle kaldırılmadan, nasıl bir Kürt açılımından söz edilebilir ki? İnsanların etnik kimliği ile ilgili bu kadar bariz bir tarif varken, açılım içeriğinin samimiyeti de sorgulanır.

Açılım!...neyin açılımı? Açılıma gereksinim için 30 yıldır kanlar akıyor, kimler kimler bu akan kanlardan nemalandı, herşey yazıldı, konuşuldu…artık neyin açılımı bu? Yeteri kadar açık değil mi?

Şimdi açılım değil acil çözüm zamanı… iktidarın önünde engel mi var mı? Yoksa kapalı kapılar ardında mutabakatlar mı?...nereye kadar gidilebileceğinin ölçümü mü yapılıyor?

İdeoloji mi engel yoksa vizyonsuzluk mu?

11 Ağu 2009

Ekonomik krizde yeni bir aşama: Piyasalar yine balon gibi şişmeye başladı

Sonbaharda yeni bir kriz balonu patlar mı? Yeniden bir tsunami dalga dalga gelebilir mi?

Kapitalizmin krizleri eskiden 7-8 yılda bir ortaya çıkardı, şimdiler de bu aralık çok azaldı ve neredeyse yılda bir kriz yaşanmasından korkuluyor… Hal böyle olunca ekonomi kahinleri de durmuyor, habire kehanet üretiyor.

Hatta ‘piyasa kahini’ olarak tanınan ünlü ekonomist Nouriel Roubini “krizde henüz dibi görmedik” derken, Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, “Felaketi savuşturduk, ancak gerçek düzelmeyi nasıl yapacağız?” diyerek önümüzdeki süreçte belirsizliğin devamına işaret ediyor.

Anlaşılan o dur ki; Küresel ekonominin senaristleri daha bir süre insanların kafasının karmaşık kalması için uğraşıyorlar. Zaman zaman midede yeni lokmalara yer açılsa da bu kriz senaryoları pek bitecek gibi görünmüyor, aksine sık aralıklarla gündeme geliyor…Tam da ekonomide iyimserlik havası eserken bir de bakıyorsunuz yeni bir kriz balonu patlayacak iddiası gündeme düşüyor.

Ekonomide iyimser beklentiler iyidir, olumludur ancak fazla iyimserlikle gerçekleri görememe gibi bir sorun da oluşabilir! Bu anlamda kehanetler zaman zaman ayakların yere basması açısından faydalı olabilir.

Türkiye ekonomisi açısından nedir bu iyimser göstergeler? Borsa yeniden yükselişte, faizler ilk defa tek haneli rakamlara indi, dolar değer kaybediyor, altın tutarlı. Dünyada ise New York Borsası bu sene ilk defa zirve yaptı, hisse senetleri kapış kapış gidiyor.

Ne oldu ki?... finans piyasalarına birden bire sihirli bir değnek mi dokundu? ABD’nin krizi finanse etmek için bastığı milyarlarca doları düşününce bu sihirli değneğin ne kadar yapay olduğunu anlamamak mümkün değil. Krizi yaratan nedenleri yok etmeye uğraşmak yerine habire dolar basarak piyasayı likidite bolluğuna sokmak ve krizin zararlarını bu basılan dolarlarla gidermeye çalışmak, yeni yeni balonların şişmesine de yol açacak gibi görünüyor. Zira para ve sermaye piyasalarında bu çoşku yaşanırken, reel ekonomi halen çukurda, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de işsizlik oranları yükseliyor, sürekli küçülme eğilimine girmiş bir reel ekonomi sözkonusu.

Piyasanın bu çoşkusu ile reel ekonomi örtüşemiyor. Bu da “spekülatif amaçlı olarak yine acaba zehirli toksikler piyasası mı oluşturuluyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Dünyadaki bu para bolluğu yine Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilere mi yönleniyor? Borsa birden bire bu nedenle mi tavan yapıyor?

Elbette her zaman piyasa ekonomisi ile reel sektör örtüşmeyebilir ama eninde sonunda örtüşmek durumundadır. İşte bu uyum sağlanamadığında “kriz balonu” yeniden patlar, yeni tsunamiler oluşabilir.

Bu kadar para bolluğu, üstelikte krizden henüz çıkılmamışken, epeyi düşündürücü!

Yani “iyimserlik” için henüz çok erken, finans piyasalarındaki iyileşmenin reel ekonomiye yansıması gerekir, ama bir de yansımazsa işte o zaman fazla iyimserlikle gerçekleri görememek hastalığının sonuçlarına yeniden hazır olmak gerekecektir. Zaten yapısal sorunlarla boğuşan Türkiye ekonomisinin buna dayanma gücü yok.

Merkez Bankası doğru adımlar atıyor ancak zaten pamuk ipliğine bağlı Türkiye ekonomisini yönetmekle “Çıkrıkçılar ekonomisi” nin aynı şey olmadığını, birilerinin de hükümete anlatması gerekiyor.
Zira balonlar patladığında sadece “Çıkrıkçılar” değil tüm Türkiye ekonomisi etkileniyor, etkilenir!

7 Ağu 2009

Sanal yaşamlar; Ben yaşamı "sanarak" algılamak istemiyorum!




Sanal...İsim mi sıfat mı anlayamadığım bu sözcüğe fena halde takmış durumdayım.

İnternetin nimetlerinden faydalanmakla sanal olmayı artık karıştırır hale geldim. İnternette olmak? Sanal olmak?

Kavramlar beynimin içinde birbirini kovalıyorlar…

‘Sen sanalsın kızım’, ‘sen sanalsın oğlum’, ‘sen sanal bir sevgilisin’ , ‘biz sanalız’ , ‘ahahaha ne komik onlar da sanaldı zaten’, ‘kendin ol’, ‘sanal olma’ , ‘sanal duygusuzlar’ gibi ve benzeri bir sürü ifadesiz ifadeler 400 m bayrak yarışında gibi habire birbirlerinin ellerine bayrak tutuşturuyorlar.

Evet, haklısınız...kafayı yedim bu "sanal" lafı ile.

Wiki teyzem ne demiş?… Sanal;

1. Hayali, gerçek olmayan, farazi, zihinde tasarlanmış… Matematikte sanal sayılar, optikte sanal görüntü, fizikte sanal parçacıklar gibi

2. Zahiri, virtüel, görünürdeki…Neredeyse başka bir şey olarak da kabul edilebilecek kavramları nitelemek için kullanılır.

Tamam işte beni doğruluyor, koskoca Wiki Teyze de yanılıyor olamaz ki…hayali demiş, gerçek olmayan.

Ne fena bir şey....biz şimdi hayal dünyasında mı yaşıyoruz?

Google bilgeye bir sorun bakalım "sanal" yazılınca neler dökülüyor? İnsanlık, dünya, hatta dünya ötesi ne varsa hepsinin başında sanal kelimesi var. Kim soktu bu kavramı bizim hayatımıza? Hangi hakla benim yanıbaşımda yer alıyor? Belki ben sadece öznelliğim ile tek başıma anılmak istiyorum.

Hemen yanıbaşımızda duran bu sahte yüzlü dünyaya bazen tahammülüm edemiyorum. Teknoloji başımı döndürüyor…telefonla konuşmayı sevmiyorum, mesaj yazma yeteneğim zaten yok. Dolmuşta yanı başımda oturan genç kıza bakıyorum… Allahım bu nasıl bir şey, on parmak daktilo yazar gibi telefonun tuşlarına basıyor hatta bazen dışarı bakarken bile yazıyor. Nasıl bir yetenektir bu? Posta kutuma bakıyorum, sanki sihirli kutu...Dinkkkk!...posta geldi. Cep telefonları da 3G teknolojisine geçti …şahdık şahbaz oluruz artık. Yanıbaşınızda yürüyen adam bir yandan cep telefonundan görüntülü konuşma yapıyor…deli mi ne?

Hele şu "Enter" tuşu yok mu, ne kadar bağımlılık yaratan bir tuş…basarsan bilgisayarın beyni ancak çalışıyor. Hele msn ikonları...Karagümrük yanıyor gibi pc nin altından alev fışkıranları bile var. İnsan beyni nelere çalışmış, inanılır gibi değil. “Mucux” yazıyorsun öpücüklerin en afilisinden en seksi olanına kadar, en masumanesinden en şeytani olanına kadar binlerce çeşidi çıkabiliyor, ruh haline göre seç beğen yaz…"mucux"...ne gıcıx!

Bir haber okumuştum, diyordu ki…”Sanal ortamda sohbet ettiğiniz insanla tokalaşmak ister misiniz?”… İrlandalı bilim adamları tarafından geliştirilen özel bir eldiven, bilgisayar karşısında mesajlaşılan insanla, el sıkışma hissi yaşamasını sağlayacakmış. Bu yeni teknoloji ile internette kavrama, hareket ve deri dokusu gibi özellikleri iletebilecekmiş. Bilgisayar kullanıcılarının eşyaları hissetmesini sağlayan aletle, binlerce kilometre uzaklıktaki arkadaşlar el sıkışabilecek, sevgililer birbirlerine gerçek gibi öpücük gönderebilicekmiş. Bilmem ne üniversitesinden bilmem kim profesör “dokunma teknolojisi” sayesinde internet deneyiminin daha gerçekçi olacağını müjdeliyor…İletişim teknolojileri ile gelinen boyuta bakarmısınız. Ruhsuzluğun daniskası derler ya hani...Tuşlarla, aletlerle tüm hislerimiz, duygularımız dejenere edildi…Mekanik insanlar olduk!

Sanal dünya bence insanlığımızın katili. Sinsi sinsi dünyamıza süzülüyor, bizi paçavraya çeviriyor, değersizleştirip her tür duygumuzu gasp ederek bir köşeye fırlatıp atıyor.

Sanal dünya; benim tarifimle SAN-AL yani sanmak ve algılamak dünyası.

Benim yaşamı sanarak algılamaya ihtiyacım yok.

Ben hissetmek istiyorum.

Ben insanım ve gerçeğim...Ohh be!

3 Ağu 2009

Önce herkes kendi Kürt açılımını yapsın






Benim Kürt açılımım budur…hadi siz de açın kapılarınızı!

PKK’nın koşulsuz şartsız silah bırakması ile Kürt sorunun çözümleneceğini sananlar yanılırlar.

Kürt açılımında temel nokta dönüp dolaşıp bu konuya dayandırılıyor… "PKK silahları bıraksın, dağdan insin, teslim olsun". Dağdan indi diyelim, silahları da bıraktı, tesim oldu…sorun bitti mi? Biter mi? Kürt sorunu salt bir terör sorunu mudur?

PKK, Kürt sorununun temsilcisi olarak ortaya çıkmadı ancak "Kürt sorunu"nun varlığından beslendi. PKK, kurulduğunda Stalinist ideolojiye sahip bir terör örgütü idi ve kurucu kadroda Marksist-Leninist çizgide olan Türkler de vardı. Yıllar içinde PKK ile Kürt sorunun içiçe girmesinin tek nedeni 80 yıldır doğuda yaşanan ağır insanlık sorunudur. Kürtleri kazanmaya çalışmayan, birlikte yaşamayı ve paylaşmayı reddeden zihniyet ve aynı zamanda damarımızda dolanıp duran, bilinç altımıza işlemiş “Türk milliyetçiliği” değil midir PKK’ya taban yaratan, PKK’yı etnik Kürt milliyetçisi bir terör örgütü yapısına dönüştüren?

Sesinin gırtlaktan çıkıyor olması, kara tenli olması bile yetti insanların aşağılanmasına…Yoklayın bakalım bilinç altınızı…ne kadar yaşamı paylaşmaya hazırdınız o her daim “Kürtler kardeşimizdir” dediğiniz insanlarla? Halen de öyle değil mi? Kürt ise, potansiyel teröristtir, hırsızdır, uyuşturucu kaçakçısıdır, ameledir vesairedir…Sizin ekmeğinize ortak olan 2. sınıf bir “vatandaş” tır. İş adamı da, Cumhurbaşkanı da olsa sonuçta “Kürt” dür…budur bilinçaltındaki zihniyet.

Soruyorum size, hiç bir Kürdü kazanmaya çalıştınız mı? Onların özel alanına empati yoluyla girmeyi hiç düşündünüz mü? 7 dilden ‘merhaba, günaydın, seni seviyorum’ demeyi biliriz ama Kürtçe bir kelime bilen kaç kişi var aramızda ki onları her daim Türkçe konuşmaya zorladık?

Bir Türk olarak düşünün…her sabah okula gittiğinizde size “Ne mutlu Kürdüm diyene” dedirtseler, evinizden çıkartsalar, zorla sürseler! Çocuklarınız, sadece “Türk” oldukları için daha iki yaşında yatağın altına saklanmayı öğrense, devlet diye karşısında siyah kar maskeli adamları görse, açlık ve yoksulluk kaderi olsa…siz ne yapardınız bir “Türk” olarak?

Biz bu insanlara hala diyoruz ki…”sen Türksün, madem Türkiye’de yaşıyorsun, o zaman Türksün”…Anayasa da böyle diyor “ancak Türk olursan, eşit vatandaşlık haklarından faydalanabilrsin”. Türk ol, gel hayatı paylaşalım. Bu mudur açılım?

Ben inanıyorum ki; Türkiye’de yaşayan 15 milyon Kürdün çok azı PKK’yı destekliyorlardır. PKK ile Kürt sorununu ayırt edebilecek, tutulan yolun doğru olmadığını bilen, gören ve inanan pek çok Kürt var. Onlar da her sabah barış içinde, eşit saygınlık ve sevgi göreceği, aşağılanmayacağı, bir Türkle konuşurken etnik kimliğini saklamak gereğini hissetmeyeceği Türkiye’yi özlüyorlar…çünkü bu topraklar aynı zamanlarda onların da toprağı.

PKK’yı Kürt sorununun dışında bırakacak olanlar da yine Kürtlerdir. Ancak Kürtlerle hayatı ön yargısız paylaşmaya çalışırsak bu olabilir.

Abdullah Öcalan, devletin muhatabı değildir, olmamalıdır da ama Kürtler devletin an az Türkler kadar muhatabıdır.
Kürtler diyor ki “eşit haklı vatandaş olarak birlikte yaşamak istiyoruz” . Bunu duymamak PKK’ya yolu açmaktır, bir 30 sene daha acılar, üzüntüler demektir.

Tercih sizin...bir Kürt çocuğun eline taşı verip sokağa, eline silahı verip dağa yollamak mı, yoksa seslerine kulak verip, biraz empati yaparak onları kazanmak mı?

O çocuğun Kürt olduğunu bilerek ama bu toprakları geçmişte olduğu gibi gelecekte de birlikte paylaşmamız gerektiğini idrak ederek yaşamak…farklılıklarına saygı göstermek…işte PKK’yı marjinalize edecek ve Kürt sorunun dışına atacak olan da bu bakış açımızdır.

İnsan hakları, “kendimiz” için değil, başkaları için düşünülürse bir anlam ifade ediyor…

Bırakın insanlar istediği kimlikte “insanca” yaşasınlar!

“Ez te hezdikhem”…