27 Şub 2009

Birileri Ruhat Mengi’ye susmayı öğretsin


Pazar günleri Star Tv de “Her açıdan” isimli tartışma programının sunucusu, gazeteci yazar Ruhat Mengi…hani şu hep program süresini bir türlü ayarlamayan, kendi görüşüne karşıt görüş ifade eden her konuşmacının “zamanımız çok kısıtlı” diye lafını ağzına gömen Ruhat Mengi…

Eskinin moda haberleri yazarı, Antalya’da beş yıldızlı otelleri yazacağım diye otel otel gezen bunu da alışkanlık haline getirmiş olan şimdinin köşe yazarı Ruhat Mengi…

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan gazetecilerin en güzel örneği, sıkı türban karşıtı, yazılarında fazla heyecanlanıp olur olmaz polemiklere giren ve bu şekilde reyting yaptığı sıkça dile getirilen köşe yazarımız Ruhat Mengi…

Eşini işin içine karıştırmayım..Allah mutlu mesut etsin, sağlıcakla yaşasınlar…Ruhat Hanım’ı basın dünyasına kazandırdığından dolayı teşekkür etmek mi lazım yoksa…karar veremedim.

Ama birisi, birileri Ruhat Mengi’ye şunları söylemeli;

Söz verdiği konuşmacıların her lafına atlayıp, kendisinin konuşmacıdan daha fazla konuştuğunu,

Konuk ettiği konuşmacılarına eşit söz hakkı tanımayıp, karşıt görüşlü konuşmacıya saldırıya geçerken kendinden de geçtiğini,

“Her açıdan” tartışılması gereken konuları sadece “Ruhat Mengi açısından” konuşulmasına izin verdiğini ve bu durumun Ruhat Mengi’nin “açı” kavramını bilmediğini gösterdiğini,

Konukların sadece Ruhat Mengi’yi haklı çıkarmak için orada bulunmadığını, tartışmaların bu hali ile ilkokul münazaralarından bir farkı kalmadığını,

Konuklar konuşurken söylenen sözlere ağız burun kıvırma hareketleri ile bir moderatöre yakışmayacak tavırlar sergilediğini,

Konukların hepsinin Ruhat Mengi’nin kariyerine bin basan insanlar olduğunu unutmamasını,

Biraz daha az konuşur, her lafa atlamaz, konuklara söz hakkı da tanırsa program süresinin ilgili konuyu “her açıdan” tartışmaya rahatlıkla yeteceğini…

Birileri Ruhat Mengi’ye anlatmalı!

Şu anda programı izliyorum, Ruhat Mengi bir açıklama yapıyor… Programı izleyen çocuklar “masadaki tabaklarda ne var, pasta mı var, biz de istiyoruz” diyorlarmış. Ruhat Hanım da gergin gergin yanıtlıyor “ tabaklarda pasta yok, küçük simitlerle kaşar peyniri var” ...pasta yok ama simit var! Bir de dövseydiniz Ruhat hanım, canı pasta çeken çocukları…

Eğer böyle gidecekse de programın adının “Her açıdan” değil, “Ruhat Mengi’nin çene açısından ” olarak değiştirilmesini öneriyorum.

Bu kadar çok konuşan, hep ben diyen, gergin ve saldırgan moderatör olmaz !

Güzelliğini gölgeliyor:)

Köpekleriyle yatıp kalkan yazarlar sorunsalı


Kedileri, köpekleri yazarlara ilham verirmiş. Gerçekten de böyle midir? Merakımı celbetti, araştırdım.

Daha doğrusu bugün Milliyet.com.tr de köpekleri olan köşe yazarlarımızın köpekleri ile resimleri ve bu konudaki düşünceleri yayınlandı…bu da bana ilham verdi.

Başbakan, Bekir Coşkun’u ima edip 'sevgili köpekleri vardır, onlarla yatıp kalkarlar' dedi ya, ortalık ayağa kalktı. Hayvanseverler Bekir Coşkun’u e-mail yağmuruna tutmuş, hop oturup hop kalkıyorlar, Başbakan’ı kınıyorlarmış.

BeKir Çoşkun’un köpeği Postal da Başbakan’a cevap yazmış…Pako’dan sonra ikinci köpek köşe yazarımız “Postal”. Ayakları büyük olduğundan bu ismi koymuşlar.

Canım herkes kedi köpek sever olmak zorunda değil, Başbakan da sevmeyebilir veya sever de evinde beslemeyebilir. Bu kadar ayağa kalkalacak bir durum yok.

Canı isteyen kedi köpeğiyle yatar kalkar, istemeyen karısıyla, sevgilisi ile veya tek başına yatar. İllaki kedi köpekle yatarak da hayvan severlik olmaz ya. Kimisi benim gibi balkonunda yer verir, kimi bahçesinde, kimisi de sokakta besler, barınaklardaki köpeklerle ilgilenir.

“Göbeğini kaşıyan adam” benzetmesine kızdığı için, Başbakan da böyle bir lafla karşılık vermiş. Doğal halidir, severiz polemiği.

Bu polemiğin arkasına yeni bir köpek yazar da doğabilir…Postal.

Onlar polemikleşe dursunlar, şöyle interneti bir taradım, google amcama günaydın dedim, sordum “ne iştir bu kedili köpekli yazarlar” durumu.

Meğersem ne çok kedi köpek seven yazar varmış. Kedilerini romanlarının baş kahramanı yapanından tut, ilhamını kedisinden köpeğinden alana kadar.

Ama yazarlara köpeklerden çok kediler ilham veriyormuş. Halbuki köpekler, kedilerden daha çok insana dost bilirdim, demek yanılmışım.

Popüler roman yazarlarının çoğunun birer bazen ikişer, üçer kedileri varmış. Örnek vermek gerekirse Mark Twain, Victor Hugo, Ernest Hemingway, Ruth Rendell, Margaret Atwood da kedili yazarlardan imiş.

Bir de erkeklerin kedi mi yoksa köpekleri mi daha çok sevdiği veya kedi köpek besleme durumuna göre karakter ve kadınlarla ilişki tahminleri ve yorumları yapılıyor.

"Erkek adamın kedisi olur mu?" diye bir anket bile yapılmış. Sonuç, yüzde 84 evet yakışır diyormuş. Zeki ve kendine güvenen erkeklerin köpek değil, kedi edindiği, kedilerin cool yaratıklar olduğu gibi yorumlar var. Kedili erkekler, köpekli erkeklerden daha duyarlıymış.

Blog yazarının biri de demiş ki ; "Eğer ayak bastığın şu dünyada özgüvenin yoksa yanına koltuk değneği olarak bir köpek alırsın. O sana daima destek olur. Yok eğer kendine güveniyorsan, işgal ettiğin alanı yırtıcı bir hayvanla paylaşırsın".

Kedi köpek seven erkeklerin daha pek çok ilginç analizleri var. Bu konu beni sardı…biraz daha araştırayım bakayım kedi köpek seven erkek ve kadınların nasıl birileri olduğunu.

Ancak şunu öğrendim ki; yazarların genelde ya köpekleri ya kedileri varmış, hayvan severlermiş ve onlardan ilham alırlarmış.

Gerçi Bertolt Brecht ne demiş “ İlham çiş misalidir, ne zaman geleceği belli olmaz”…ama yine de ben köpeğimi çağırayım yanıma.

Kopuuuuk! gel oğlum yanıma, bana ilham ver, belki roman filan yazarım belki de bir gazetede köşe yazarı olurum, seni de meşhur ederim, Başbakan da bana çatar…

Belli mi olur bu işler?

İşsizlik, yeni bir nesli ve Türkiye'yi bitirir


Türkiye, geçmiş 50 yılını kaybetti, gelecek 50 yılımızı daha kaybetmeye sabrımız ve halimiz kalmadı. Yeni bir nesil daha tükenmekte...

Ekonomik krizlerin en güçlü göstergeleri büyüme oranındaki hızlı düşüş ve işsizlik oranındaki hızlı artıştır.

Tüm dünyada ekonomik büyüme oranlarında hızla düşüşler gerçekleşiyorken ve eksi büyümelere kadar hedefler tayin ediliyorken, Türkiye’de hedeflenen % 4 büyüme oranına kargalar bile gülüyor.

Türkiye krizin tam da ortasındadır.

Resmi işsizlik oranın yüzde 12 lere çıktığı bir ülkede halen “ekonomik kriz bizim krizimiz değildir, ancak etkileniriz” demek abesle iştigaldir.

Kriz artık Türkiye’nin de krizidir.

Üstelik resmi işsizlik oranı yüzde 12 lere, gayri resmi olanı yüzde 25 lere ulaşmışken…

Üstelik krizin menşei sayılan ABD ve diğer kapitalist ülkelerde bile işsizlik bu kadar hızla artmazken…

TUİK, 24 milyon iş gücü hesaplamış, bunun 3 milyonu “açık” işsizdir diyor. Yani görüneni bu.

Ya görünmeyen işsizlik…umudunu yitirmiş, iş aramaktan usanmış, iş aramayıp bulursa çalışacak olan, mevsimlikler, gizli işsizlik…ekleyin bunları da. 6 milyon işsize denk geliyor.

Türkiye’de şu anda 3 milyon değil 6 milyon işsiz var.

Daha da bu veriler Kasım ayından geliyor. Sanayi üretiminde keskin daralmaların yaşandığı Aralık, Ocak ayı verileri buna dahil değil.

Her yıl iş gücü piyasasına 15 yaş üstü yaklaşık 1 milyon genç nüfüs katılıyor. Hali hazırda bu nüfüsün yarısının işi yok. 2009'da ekonomik krizin daha da derinleşeceği bilindiğinden, düşünün artık bu yıl oluşacak işsizler ordusunun durumunu.

İşsizler ve yoksulluk arttıkça ekonominin zaten zar zor işleyen çarkları iyice durma noktasına gelir…

Üretimin durması ile kriz bir anda herkesin krizi olur ki bu durumda “toplumsal depresyon” kaçınılmazdır ve “sosyal tahribat” başlar. Zaten sosyal olarak güçlü bir yapıda değiliz iyice perişan oluruz.

İşsiz kalan, iş bulma umudu olmayan, çocuğunun okul masraflarını bile karşılayamayacak hale gelen bir insanın psikolojisini düşünmek herhalde o kadar da zor değil.

Bu tip durumlarda insanların çöküntü içinde bunalıma girmesi ya da öfke problemlerinin ortaya çıkması kimse için şaşırtıcı olmasın.

Bu tahribatlar arttıkça suç oranları artar, yolsuzluklar ve rüşvet eğilimi güçlenir.

Bir ülke ekonomisinde, başka hiçbir göstergeye bakmadan sadece hızla artan işsizlik ve yoksulluk oranlarına baktığınızda; bu ekonominin çökmekte olduğunu görememek ve bu işsizliğe somut çözümler getirmemek, Türkiye’nin gelecek 50 yılına baltayı vurmaktan başka bir şey değildir.

Ve bu vebal şu anda mevcut iktidarın boynunadır.

Zira yeni bir nesil daha tükenmektedir. Bu nesil kendini kurtarmak bir yana dursun Türkiye’yi belli bir yere taşımaktan aciz hale getirilmiş olur.

Yoksa şimdiden Türkiye’nin bir 50 yılını daha kaybetmiş mi sayalım?

21 Şub 2009

Yassah hemşerim yassah!


Yassah kardeşim yassah! Mayo reklamına bakmak bile yassah!

2007 de İstanbul Büyükşehir Belediyesi mayo reklam afişini yasaklamıştı. Reklam panolarında bikini reklamı artık yer almıyor.

Yasak olanın cazibesi artar, heleki içinizde özgürlüğe dair bir kıvılcım varsa, iyiden iyiye yasağın üstüne gider, yasağı delesiniz gelir…doğamızda var bu. Yasak merak uyandırır.

“İnşaata girmek tehlikeli ve yasaktır” daki gibi yasaklardan bahsetmiyorum tabiki.

Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın Devekuşu Kabare’sinde unutulmaz oyunlarından biri olan “Yasaklar”ı izlemeyen var mıdır bilmiyorum ama şimdilerde youtube v.s. sitelerde halen izleme imkanı var…yasakları çok güzel hicvetmişlerdi. Gülünesi ve düşünülesi bir konu ve oyundu.

Hasan Pulur, “Yasaklar” yazısında diyor ki; “ YASAK sözcüğünü, her zaman, her yerde kullanmışız. Askerlik, ‘Yassah hemşerim’ le başlar biter. ‘Yasak’ deyip geçmeyin, yaşantımızın sınır çizgileridir yasaklar.” (*)

İnsan yaşamı her dönem kısıtlanmış. Kimi zaman gücü elinde bulunduran, gücünü ispatlamak, sorgusuz otorite kurmak için yasaklar koymuş, bazen kafası kızan yasak getirmiş, sebepsiz yere yaşama ket vurmuş. Ancak bunlar kanunlarla belirlenmiş, genel toplum düzeni için gerekli yasaklar değil de, ucu yasaya dayanmayan, saçma sapan yasaklar olmuş. Yaşamı sınırlandıran yasaklar da diyebiliriz.

Yaşamı sınırlandıran, kişisel özgürlüklere gözdikmiş bu yasaklar genelde ters tepmiş…örneğin Osmanlı’da içkinin yasaklandığı dönemler, en çok içkinin, afyonun tüketildiği dönemler olmuş.

Faruk Güçlü, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren belediyeler tarafından uygulanan, saçma sapan ve komik bir takım yasakları “Yerel Yönetimler ve Yasaklar” kitabında toplamış. Kitabı okumadım ancak konu ile ilgili internete giren haberde bu ilginç yasakların bir kısmı listelenmiş.

Yasaklar listesini okuyunca, bir sorunla başa çıkamayanın, başa çıkmak için gerekli çabayı sarf etmek yerine "en temizi toptan yasaklayalım, kökünden halledelim meseleyi" mantığını güden zihniyeti görüyorsunuz. Kendini denetleyemeyen, kontrol edemeyenlerin , “yasak” koyarak diğerlerini denetlemeye, kontrol etmeye çalışırken ne kadar komik olabileceklerinin güzel örnekleri var.

Cumhuriyetin ilk yıllarında bakın hangi ilginç yasaklar varmış;

İstanbul belediyesi şehir içinde eşekle nakliyat yapılmasını yasakladı (1937)
Ankara’da hamallık yapmak yasaklandı. (1936)
İstanbul sokaklarında kartopu oynanması yasaklandı (1935)
İstanbul’da eskicilerin satış yapması yasaklandı. (1943)
İstanbul belediyesi kadınların uzun süren hamam sefasını su israfını gerekçe göstererek 1 saatle sınırlandırdı (1958)
İstanbul sokaklarında hulahop çevrilmesi yasaklandı (1958)

Sırada içki yasakları;

Keçiören’de dönemin belediye başkanı Melih Gökçek iki şarap fabrikasını kapattı.(1986)
Keçiören’de belediye zabıtaları içki satan büfeciyi dövdü. (2008)
Meram belediyesi içki satışını yasakladı.(2005)
İstanbul belediyesi Sultanahmet’te içkiyi yasakladı. (2007)
Üsküdar belediyesi sahilde içki içilmesini yasakladı. (2006)
İzmit belediyesine ait otel ve misafirhanelerde içki satışı yasaklandı. (2005)
Aydın belediyesi içki satışını yasakladı. (2005)
Akşehir belediyesi içki satışını yasakladı (2008)
Denizli’nin Bekilli İlçesinin AKP’li belediye başkanı Halil Yiğit izinsiz şarap ürettiği için meyhaneye gitmeme cezasına çarptırıldı (2008)
Kumluca Belediye Başkanı H. Çetinkaya birahanelerde kadın eleman çalıştırılmasını yasakladı. (2005)

Sanata Yasak;

1967’de İstanbul Belediyesi ‘Kadınlar i-ıh derse” adlı oyunu yasakladı. Oyunun başrol oyuncusu Lale Oraloğlu açlık grevi yaptı.
Bursa Büyükşehir Belediyesi Nazım Hikmet’in oyunu sergilemek isteyen tiyatro grubuna izin vermedi (2008) Antalya Belediyesi Başkanı Emekli General Ressam Orhan Taylan’ın resimlerini yasakladı (1990)

Donla denize girmek yasak;

İstanbul belediyesi halk plajlarında donla denize girmeyi yasakladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ‘ülkenin imajı açısından donla denize girmeyin’ dedi. (2006)
Bodrum belediyesi külotla denize girmeyi yasakladı (2008)
Antalya belediyesi iç çamaşırla denize girmeyi yasakladı (2008)
Arsin belediyesi denize girilmesini yasakladı. (2005)

Kürtçe mani söylemek yasak;

Denizli’de ramazan davulcularının Kürtçe mani söylemesi yasaklandı. (2004)
Adana Büyükşehir, Kadıköy, Bakırköy, Beyoğlu, Gazipaşa, Beyşehir, Tavşanlı belediyesi ramazan davulu çalınmasını yasakladı.
Bozüyük belediyesi ramazan davulcularının pencere önünde ve alarmı olan otomobiller yanında davul çalmasını yasakladı.
İskilip belediyesi davulcuların bahşiş toplamasını ve atılan parayı ağızlarına almalarını yasakladı.

Mayo Reklamları yasak;

Giresun belediyesi zabıtaları ‘plajda’ filminin reklam afişini yasakladı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi mayo reklam afişini yasakladı. Reklam panolarında bikini reklamı yer almıyor (2007)


Diğer ilginç yasaklar;

Sincan belediye başkanı yılbaşında hindi satışını yasakladı (1997)
Osmangazi belediyesi eşcinsel kahvesini kapattı.
İzmir belediyesi genelevdeki kadınların kedi ve köpek beslemesini yasakladı. (2000)
Elazığ belediyesi gece mezarlık ziyaretini yasakladı.
Alanya belediyesi Bereket Tanrısının heykelciğinin açıkta satılmasını yasakladı (1999)
Efes’te topuklu ayakkabı ile yürünmesi yasaklandı (2008)
Edremit belediyesi bekarların parka gitmesini yasakladı. (2008)
Konya Belediyesi ‘haram’ diye çalışanlarının ferdi kredi kullanmasını yasakladı. (1991)

Bunlar da Muhtarların yasakları;

Balıkesir Akbaşlak köyü muhtarı ‘aminli düğün tüzüğü’ hazırlayarak uymayan ve mevlüt okutmayan damatlara ceza keseceğini bildirdi (1969)
Güzeldere köyü muhtarlığı siyasetçilerin köye girmesini yasakladı. (2002)
Simav ilçesi Naşa beldesi muhtarı kadınlara bir yıl için misafirliği yasakladı (2006)
Aydın Daşeymin köyü muhtarı açıkta alkol tüketimini yasakladı.
Nazilli Kavacık köyü muhtarlığı köyde içki içilmesini yasakladı (2006)
Yalova Subaşı köyü içki yasağını 1997 yılında koydu.
Bayramiç Tikli köyü muhtarlığı şaka yapılmasını yasakladı (2008)
Rize’nin 50 haneli Ortaköy de ihtiyar heyeti televizyon izlemeyi yasakladı (2001)
Of ilçesi Uluağaç köyü ihtiyar heyeti kadınlara yük taşıttırılmasını yasakladı (1998)
Tavşanlı Demirbilek köyü ihtiyar heyeti kız tarafının damat tarafından altın takı istenilmesini yasakladı (2001)



(*)Hasan Pulur / Yasaklar
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1048461&AuthorID=52&Date=18.01.2009

Haber Kaynağı: http://www.guncel.net/gundem/2009/02/15/belediyelerin-yasak-sicili-kabarik.htm

Recep İvedik ve monşerler; gülün gülebildiğiniz kadar


Recep İvedik’e gülmek sığlıkmış, anti-entelektüellikmiş! Şu gülme eyleminin kıstaslarını belirleseler de biz de ona göre kendimizi ayarlayıp ayarlayıp gülsek.

Recep İvedik’i beğenenler beğenmeyenler, Recep İvedik’e gülenler gülemeyenler ve nihayetinde hepimiz Recep İvedik’iz veya hepimiz Recep İvedik değiliz, olmamalıyız…tartışmaları yeniden başladı.

2008’in yine bu zamanlarında ilk gösterime girişinden itibaren Recep İvedik’i 5 milyona yakın kişi izlemiş.

Hemen arkasına Recep İvedik 2 çekildi ve hem İstanbul’da hem de Berlin’de yapılan galalar ile film gösterime girdi. Filmin galasında izdiham yaşanmış.

Şahan Gökbahar, galadaki açılış konuşmasında, izdihama atıfta bulunarak "İstanbul'da bu kadar anti-entelektüel olduğunu bilmek beni gururlandırdı", "Bu filmi izlediğiniz için sosyal çevrenizden dışlanacaksınız" diyerek, Recep İvedik üzerinde bitmek bilmeyen tartışmalara tepkisini belirtmiş ve Recep İvedik'i "halk kahramanı" ilan etmiş.

Recep İvedik’i beğenmeyenlere ben de şaşırıyorum zira konu beğenip beğenmeme konusu değil…sinema sanatı filan aranacak bir film de değil. Esprileri sığmış, belden aşağıymış, küfürden başka bir şey yokmuş tarzı eleştirilerle Recep İvedik üzerinden varılan entelektüel, anti-entelektüel ayrımı kadar saçma bir şey olabilir mi?

Recep İvedik filminin gişe sayısında yadırganacak bir durum yok…

Filmdeki tüm küfürler, argo konuşmalar gençliğin dilinden düşmüyor…çoğu kişi yeri geldiğinde birbirlerine “gonuşmayın leyn” demiyor mu? Hepimiz agresif veya gompileksli değil miyiz? Recep İvedik tarzı belden aşağı esprileri veya karakter komikliklerini toplumun çoğu kesiminde duyabilir, görebiliriz.

Ha göbeğini kaşıyan adam ha Recep İvedik…bu iki rol modelin birbirinden farkı var mı? Biz buyuz!

Recep İvedik’e gülmek sığlıkmış, anti-entelektüellikmiş! Şu gülme eyleminin kıstaslarını belirleseler de biz de ona göre kendimizi ayarlayıp ayarlayıp gülsek.

Batı ile Doğu arasında konumuna bir türlü karar veremeyen, 80 yıldır hangi yöne gideceğimizi bilemediğimizden her bir taraftan çekiştirilen bir toplumun içinde milyonlarca Recep İvedik olmasından daha doğal ne olabilir ki?

Ne modern, ne feodal arada kalmış bir ülke düşünün…Kapitalizmin bu kadar yozlaştırdığı bir toplumda bir tarafta monşerler diğer tarafta Recep İvedikler olması da kaçınılmazdır.

Daha hala kurtlar vadisinde debelenip duruyoruz, çetelerin dizilerle halk nezdinde onandığı bir ülkede yaşıyoruz. Kızlarımız Demet Akalın, oğullarımız Polat Alemdar oldu. Gençliğimiz Tarkan’ın poposu ile çizdiği çemberin dışına daha çıkamadı. Halen van tu tri fourrr kültürü ile haşır neşiriz. Pop kültürü denilen illet aldı başını gidiyor, bir yerlerde de töre cinayetleri devam ediyor.

Taa en başındakilerin kabadayılık raconu kestiği bir ülke burası.

Tamamen birbirine zıt, farklı kültürel kodlar iç içe geçmiş durumda iken Recep İvedik’e burun kıvırmanın, filme ya da karaktere duyulan tepkilerin hiçbir anlamı yok.

Recep İvedik yozlaşmış toplum yapımızın aynasıdır. Her konuda ötekileşe berikileşe kendimizi yitirdik artık! Bırakın da su aksın yolunu bulsun.

Recep İvedik bir komedi filmidir…sadece gülmek içindir! Recep İvedik’i sevenleri aşağılamak da gereksizdir.

Gülebiliyorsanız gülersiniz, gülemiyorsanız da o sizin kendi probleminiz.

Ekonomik kriz AKP'yi de götürür

AKP rakipsiz değil… AKP’nin rakibi CHP de değil, zaten bu kafayla olması da mümkün görünmüyor.

AKP’nin en dişli rakibi ‘Ekonomik kriz’…

Dünya, ekonomik krizle sallanıyor, sarsılıyor, dev ekonomiler yerle bir oluyor, bizde ise hala elle tutulur, gözle görülür bir önlem yok.

Gözle görülür önlem yok ama damardan verilen önlemler var!

AKP, damardan beyaz eşya, erzak kömür, uydu anten v.s veriyor, damardan verdikleri ile uyuşturup yerle seçimlerde oyları toplayacak. Yardımları oya tahvil edecek.

Eder de…Biz severiz siyasi rüşvetleri, vermeyi de almayı da. Bizim sosyal devlet anlayışımız budur. İnsan onuruna yakışan asgari yaşam seviyesini sağlamak yerine, yardımlarla, sadaka ve siyasi rüşvetlerle sosyal devlet olduk sanırız.

Halk olarak da yardımlara seviniriz, çünkü ihtiyacımız vardır, çünkü ihtiyacımız var durumuna getirilmişizdir, yoksullaştırılmışızdır, işimiz yoktur, eve ekmek götüremiyoruzdur. Yoksul ve çaresiz insanların ise sığınabileceği iki şey vardır… birisi din diğeri devlet. Ya Tanrı’dan medet umarız, yalvarır yakarırız ya da ‘Allah devletimize zeval vermesin’ der devletten yardım bekleriz.

İşte AKP de bu din ve devlet olgusunu bugüne kadar gayet iyi kullanmıştır. Beyaz eşya ile siyahlaşan oyları kar hanesine yazmıştır.

Yerel seçimlerin ertesi gününe kadar da bu böyle devam eder.

Yerel seçim sonuçları belli olduktan sonra ise AKP “yola devam Türkiye” sloganları atmaya başlar. Halbuki; biz yola devam etmek bir yana, yeniden başa dönüyoruzdur… bizim kaderimizdir her seçim sonrası yeniden başa dönmek.

IMF birden bire ortaya çıkıverir, eh yerel seçimlere kadar oyalandık, yeteri kadar seçim yatırımı da yapıldı, sonuç alındı, artık IMF gelebilir.

Yardımları canı gönülden kabul eden halkımız bilemez ki ekonomik krizin yanısıra yerel seçim yatırımları, bizim bir beş yılımızı daha ipotek altına almıştır.

“Küresel ekonomik kriz, 2008 de reel sektörü etkilemeye başladı, işsizlik ve safalet daha da hissedilir hale geldi”…ama halkımız anlayamaz önceleri bu süslü lafları. Halbuki ailenin oğlu, kızı, babası sokaklarda iş, aş arıyordur. Bir müddet devletin hediye ettiği beyaz eşya ile avunmuştur halkımız, karşılığında ayıp olmasın diye oyunu da vermiştir. İşte yerel seçimler de bitti.

Hadi artık devlet iş bulsun bize, iş imkanı yaratsın!

Devlet nasıl iş bulsun size? Ekonomi yere yapışmış, zamanında gerekli tedbirler alınmamış… İşte burada dananın kuyruğu kopar!

Ekonomik kriz virüsü bir kere işlemiştir kanımıza, zamanında tedavi edilmediği için de kasıp kavurmaya başlar bizi.

İşte o zaman herşeye içselleşen halkımız, Küçük Emrah’la ağlayıp, Recep İvedik’le gülen halkımız “neler oluyor” demeye başlar.

Halkımız politikacılarımıza ne kadar sempati duyarsa duysun, ne kadar hassas ve duygusal olursa olsun, bir el halkımızın ekmeğine uzandı mı sonu pek hayırlı olmaz.

Halka rağmen halk için hiçbir şey yapamassın bu ülkede. Eller halkın cebine uzanmaya görsün, değil o yüzde 47 ye ulaşmak, top yekun hayal olursunuz.

Bu ülkede halk “kimler geldi kimler geçti” şarkısını çok iyi bilir.

AKP’nin en güçlü rakibi ekonomik krizdir.

Hadise’ye birilerinin el atması gerekiyor

Hadise, Düm Tek Tek’in tanıtım turlarına başladı. Televizyon programlarına çıkıyor, yurt dışında tanıtım konserleri veriyor. Ancak Hadise’nin biraz modifiyeye ihtiyacı var gibi görünüyor.

Halkımız Hadise’yi sevdi. Şarkısını da…

Ben de Düm Tek Tek’i beğenenlerdenim. Hareketli, akılda kalıcı bir şarkı. Hadise’nin gençliği, dinamizmi ve dansları ile şarkıya katkısı da oldukça fazla.

Hadise, bu yıl Moskova’da 54. sü düzenlenecek Eurovision Şarkı Yarışması’ nda Türkiye’yi başarıyla temsil edebilmek için var gücü ile de çalışıyor. Ancak sadece kendisinin çalışması yeterli değil. Etrafındakilerin de biraz Hadise'ye yol yöntem göstermesi lazım.

Televizyon programlarında izlediğim kadarıyla, ya heyecandan ya da yetersizlikten olacak kendine güvenen bir şarkıcı imajı yok. Türkçesi çoğu zaman yetersiz kalıyor ve kendini ifade edemiyor. Ağzını her açışında sanki bir bir çuval inciri berbat edecekmiş hissine kapılıyorum.

Bugün Filiz Akın’ın tv programına konuk oldu. Filiz Akın da maşallah aynı formunu koruyor. Hala güzel. Hadise ile birlikte Düm Tek Tek’i söylediler, oynadılar, dans ettiler. Hadise yine çekingendi, davranışları ve konuşmaları tatmin edici değildi.

Bir de Malta’da konser vermiş, 9000 kişiyi coşturmuş. Bunlar reklam çalışmaları ve umarım etkili olur.

Ancak, Hadise’yi Eurovision’da, televizyon programlarındaki gibi giydirirlerse komik olacak. Zira; kıyafetlerine bakıyorum…aynen nişan töreni yapılacak kızlar gibi giyiniyor. Halbuki, yılbaşı gecesi TRT'de Düm TeK Tek'i tanıtırken giydiği bluejean ve üstündeki beyaz, belini açıkta bırakan bluzu ile daha güzeldi, daha star havasında idi.

Bugün Filiz Akın’ın programında üstünde siyah ağır bir elbise vardı. Elbise güzeldi gerçekten ama her güzel olan elbiseyi giymekle maalesef star havası yaratılamıyor.

Keza Malta’da da beyaz ve yeşil iki ayrı elbise giymiş…bu kıyafetler de aynen nişanlık kız kıyafeti gibiydi.

Eurovision’da giyeceği kıyafet tamamen taşlardan yapılacakmış, hiç kumaş kullanılmayacakmış.

Umarım bu kıyafet de oryantal kıyafeti gibi olmaz.

Hadise’ye sağlam bir imajcı gerekiyor galiba…şöyle hal, hareket, tavrından tut, konuşması ve giyeceği elbiselere kadar bir star havasının yaratılması iyi olacak.

Sonuçta Türkiye’yi temsil edecek…yarışmanın mahiyetinin ne olduğu çok iyi bilinse de bize yakışanı yapmak, en iyi şekilde temsil etmek doğru olmaz mı?

Hadise’ye birilerinin acilen el atması gerekiyor...

İnternet cafe çocukları


Sabah, sınıfta derste olunması gereken bir saatte, internet cafenin önünde, sabırsızlıkla cafenin açılmasını bekleyen öğrenciler... Kiminin kravatı boyundan düşük bağlanmış, salmış kendini, kiminin gömleği var kiminin yok, derbeder görünmek onlara farklı bir hava katmış, öyle olduğunu sanmışlar.

Bazılarının elleri cebinde, kulağında ipodun kulaklığı, müzik dinliyor. İki öğrenci kendi aralarında tekmeleşip, itişip kakışıyorlar, küfürleşiyorlar. Daha doğrusu her kelimeleri “lan oğlum aq…” ile başlıyor.

Bir tanesi cep telefonuna odaklanmış, on parmak daktilo yazar gibi mesaj yazıyor.

Kızlı erkekli bir grup, flört ediyor, içlerinden kendisi için seçtiğine sözleriyle yanaşmaya çalışıyor.

Öğrencilerin ders saatinde internet cafenin önünde ne işleri var? Onları burada bir araya toplayan, cafenin açılmasını dört gözle bekleten, okuldan alıkoyan nedir? Damarlarındaki deli kanı yönlendirecek daha faydalı uğraşılardan neden yoksunlar?

Az sonra internet cafe açılacak, hepsi bir bilgisayarın başına geçecek, sanal alemin oyunlarına dalacaklar. Bir yandan chat yapacak, diğer yanda futbol takımını kuracak, sanal maça başlayacak…

Okul saati bitince, okuldan dönüyormuş gibi evine gidecek, dersine yetişmeye çalışacak, evinde bilgisayar varsa çalışıyormuş gibi yapıp, msn sohbetine ve oyuna devam edecek. Anne babalar da çocuğumuz sınavı kazansın, derslerinde başarılı olsun diye uğraşacak, para dökecek.

Geçenlerde akşam iş dönüşü bir arkadaşıma uğradım. Oğlu bilgisayarda oyun oynuyor. Oynarken de konuşuyor; “Lan oğlum angut gibi ne duruyon, yürüsene, koş koş..hay aq çocuğu, allah belanı versin senin”. Annesine sordum…hayırdır, iyi mi bu oğlan? Hep böyle dedi. Neden engel olamıyorsun? Dinlemiyor ki beni….

İnternet cafe çocukları, dinlemiyor artık ne anneyi ne babayı, ne de öğretmeni…kendilerine has sanal dünyalarında yaşıyorlar.

Teknoloji çocuklarımızı esir aldı…ne yapmak lazım, nasıl gerçek dünyaya dönecek bu çocuklar, gençler? Teknolojiyi kendilerine faydalı olacak şekilde kullanmayı ne zaman ve nasıl öğrenecekler?

1960’larda doğan 70’ li yılların disko ve siyasi gençliği arasına sıkışıp bir türlü ne olacağına karar veremeyen bizim kuşağımızın gençliğini, çoğumuz kayıp yıllar olarak değerlendirsek bile, bu sanal dünyanın çocukları kadar kendimize zarar vermedik. Okuyorduk, öğreniyorduk. Sanal sevgililere değil gerçek sevgiliye yüreğimizi açıyorduk.

Sanal oyunlar yoktu yaşantımızda, küfür de bilmezdik çok fazla…bizler de okulu asardık ama esiri olacağımız internet yoktu o zamanlar…ya parka giderdik, ya sinemaya.

Okul saatinde internet cafenin önünde açılmasını bekleyen çocukları görünce üzüldüm. Gençliğimize güvenelim tabi ki, pırıl pırıllar ama bu pırıltıyı yok eden sanal bağımlılıklarına çözüm bulmak gerekiyor.

Böyle giderse hem kendi geleceklerini, hem de Türkiye’nin geleceğini sanala bağlamış olacaklar.

Halbuki; bizim bağımlı değil özgür, aydınlık beyinlere ihtiyacımız var.

7 Şub 2009

Google Earth 5.0 çıktı; Mars’ı gezdim, Okyanusa daldım


Google Earth'ün yeni sürümü çıktı, hemen indirdim. Yeryüzüne, gökyüzüne bir daldım pir daldım, iki sattir çıkamadım. Size de galaksiden bir sürü yıldız topladım, getirdim.

Nerelere girmedim ki? Okyanusların dibine daldım oradan doğru uzayın derinliklerine, sonra yeryüzüne ayak bastım, uçak smülatörü ile gezindim…

Mars’a bile gittim, kızıl gezegene. Çok kızıl olmamakla birlikte çamur rengi gibiydi…biraz ürktüm nedense, soğuk geldi bana. Belki de üzerinde insan olmayışından. Dünya yüzeyinde gezinirken insanların varlığını hissediyorsun.

Ama en etkiyeci olan galaksi idi…göktaşları, uzay gözlem merkezi, hatta gökyüzü eğitim merkezi bile var. Yıldızlar tutacak kadar yakındılar.

Google Earth’ün yeni sürümünü çözene kadar da bir saat geçti ama, daha da tam çözmüş sayılmam…oraya gir buraya çık, dağlar, tepeler, denizler derken bir ara kendimi Antartika’da bile buldum.

Google Earth ile nereyi nasıl gezeceğinizi anladıktan sonra inanılmaz keyifli bir yolculuk başlıyor. Hani “sandalyeli turistler” demiştik ya, işte aynen ondan.

Eyfel Kulesinin gerçeğini belki on kereden fazla gördüm ama yine de tepesine çıktım…sandalyemde otururken. Neler neler anımsamadım ki?

Anlatmakla bitmez. Google Earth 5.0 da yok yok. 80 günde devr-i alem gibi dünyayı yeniden gezebilir, galaksiyi, Marsı, okyanusu keşfedebilir miyim ki? Neden olmasın…Azmettim!

Dünyanın pek çok yerini gerçek olarak görme imkanım olmuştu. Ama Google Earth ile gezinirken yine de hecanlanıyorum. “Hayvanları izleyin” diye bir bölüm var. Cape Town’da ki penguenleri tekrar görürüm sandım ama bulamadım, bakarsınız bulurum, biraz daha gezinmesini öğreneyim de.

Gün ışığı özelliği var, görmek istediğiniz yerin gece ve gündüz görüntüsüne ulaşabiliyorsunuz. Boğaz Köprüsü gece çok hoş görünüyordu. Altından roro gemisi bile geçiyordu.

3 boyutlu animasyon görüntü teknolojisi sayesinde dünyanın ünlü turistik merkezlerini, yapılarını izleme olanağı buluyorsunuz.

Biraz da tanıtım ve teknik bilgi…Google Earth 5.0 ana sayfasındaki tanıtım ve ipuçlarından;

Google Earth 5.0'teki (beta) Yenilikler

Çevrenizin zaman içinde nasıl değiştiğini merak ettiyseniz, Google Earth size geçmişe erişme olanağı sunuyor. Geçmiş tarihlerdeki şekillenmeleri izleyebiliyorsunuz. Yerleşimlerdeki genişlemeyi, eriyen buzulları, kıyılardaki erozyonu farketme olanağınız var.

Okyanus katmanında, deniz tabanına inebilir, BBC ve National Geographic gibi ortakların içeriklerini görüntüleyebilir ve Titanik gibi 3B gemi enkazlarını keşfedebilirsiniz. Yüzeyin altına dalarak okyanusun en derin bölümü olan Mariana Çukuru'nu ziyaret edebilirsiniz.

Yer işaretlerini bir adım öteye taşıyın ve Google Earth'te serbest biçimli bir tur kaydedin. Tur özelliğini etkinleştirmeniz, Kaydet'e basmanız ve dünyayı seyretmeniz yeterli olacaktır. Yolculuğu kişiselleştirmek için ses kaydı veya anlatım bile ekleyebilirsiniz.

Sonuç olarak; Google Earth ile pasaportsuz olarak dünyayı gezin, galaksiye ulaşın, Mars’ı izleyin, yıldızlara el sallayın sonra dalın okyanusun derinliklerine…hepsi de oturduğunuz yerden.

Ben şimdi şu Mariana Çukuru'na gidiyorum. Kaybolursam haberiniz olsun.

Google Earth 5.0…buradan indirebilirsiniz.

Mecburi Akşamlar



Mecburi oldu sanki bu uyanışım...

Mecburen uyumuş,

Mecburen dün gitmiş, nasıl gittiğinin ne önemi var ki...

Bugün gelmiş, mecburiyete icabeten, oooo hoşgelmiş

Seni de pas ederim Eyyy bugün hazretleri!!!

Ne günlere “Eyvallah” demişliğim var benim...

Hazırlan geliyorum ben…

mecburiyetten...



Mecburi akşam yazmışlar

Geliyor akşamlar, mecburiyetten…

Akşam mecburiyetleri faklı mıdır nedir?

Sen de hoşgeldin akşam...

Güle oynaya dönüşünde

Yarınki mecburi sabaha “selam” de...

Benden...