28 Oca 2009

Google Earth, Prado Müzesi ve Sandalyeli Turistler


Devir artık “sandalyeli turist” ler devri…Eyfel Kulesi’ni merak ediyor musunuz? Piramitleri görmek hayaliniz miydi? Ya Madrid'deki Prado Müzesi?

O zaman oturun koltuğunuza, açın bilgisayarınızı, Google Earth’e girin, gezmek istediğiniz yerler 3 boyutlu en detaylı gerçek görüntüleri ile ekranınıza gelsin, üstelikte günışığı özelliğiyle, şafaktan akşama değişen görünümleri ile.

Google çevrimiçi sanal dünya hizmeti olan Google Earth ile pasaportsuz olarak dünyayı dolaşmak artık mümkün. Oturduğumuz yerden tüm dünyayı gezebiliyoruz…3 boyutlu animasyon görüntü teknolojisi sayesinde dünyanın ünlü turistik merkezlerini, yapılarını izleme olanağı buluyoruz. Bunun için Google Earth 3D bina görüntüleme eklentisi yeterli oluyor.

Dünya’nın en ünlü müzelerinden birisidir, Madrid’deki Prado Müzesi…ismini Madrid’in en merkezi semtlerinden biri olan Paseo del Prado’dan alıyor. Kimilerine yarım gün yetiyor gezmek için (benim gibilerine), bazılarına da hafta yetmiyor, resime olan ilginize bağlı.

Her yıl 3 milyona yakın ziyaretçisi olan Prado müzesinde, saatlerce bir tablonun karşısında duran insanları gördüğümde merak ettim, acaba resmin hangi figürlerine bakıyorlar, inceliyorlar, ne hissediyorlar diye…hatta Goya’nın “Third of May” (3 Mayıs) tablosunun önünde uzun süre duran ve soluk almadan tabloyu inceleyen orta yaşlı adamın yanına gittim, ben de 15 dakika dikildim yanında ve tabloya bakmaya başladım…sonunda dayanamadım ve sordum “çok özür dilerim, rahatsız ediyorum ama tablonun özellikle hangi figürünü inceliyorsunuz?”…adam tuhaf tuhaf baktı bana, belli ki resimden hiç anlamayan biriydim onun için.

“Şu korkuyu görüyor musunuz?” dedi bana…nasıl, hangisi demeye utandım… sadece “ hımm, evet çok haklısınız” diyebildim. Belli ki resimde kurşuna dizilecek adam figürünün yüzündeki korku ifadesini anlatmaya çalışıyordu…kim bilir ne hissediyordu o “korku” da. Yani ben de hissedebiliyordum mutlaka ama saatlerce önünde duracak kadar değil…resim kültürüm ancak bu kadardı, 15 dakika izledim işte, benim için “etkileyici bir tablo idi” sadece…Prado Müzesi’ndeki tüm tablolar gibi.

Canınız darbe mi istiyor?

Rap rap seslerine, darbelere hasret kalmak nasıl bir duygudur?

Hem Cumhuriyet ilkelerine sadığım diyeceksin, demokrasi kelimesini ağzından düşürmeyecek çağdaş ve ilerici olduğunu iddia edeceksin hem de darbelere şakşakçılık yapacak, darbe hasretiye yanıp tutuşacaksın?...bu akıl tutulmasına uğrayanların karşısında benim de aklım işte bu noktada tutuluyor. Mantığım, beynim bir türlü kabullenmiyor.

Ülkede ekonomik gidişat mı kötü?…çağır orduyu göreve!

Ülkede irtica korkusu mu var…çağır orduyu göreve!

Ülkede bölücülük korkusu mu var…çağır orduyu göreve!

Oldu olacak akşam karınızla, kocanızla, sevgilinizle, komşunuzla kavga mı ettiniz, fikirlerinizi bir türlü dikte ettiremiyor musunuz?...çağırın da ordu halletsin!

Ya kendi zekamız, sorunlara çözüm bulmak için aklımız nerede? Biz beceremedik…birileri gelsin “rap rap” yapsınlar. Alsın götürsünler istemediklerimizi, işkenceler yapsın, ağaçlarda sallandırsınlar daha da olmadı bir yeni anayasa yapsınlar, dayatsınlar beynimize…

Hani biz Cumhuriyete, demokrasiye inanırdık? Hani çağdaş, hani ilericiydik? Hani biz “halk” tık ? Nasıl yönetileceğimizi ve yönetenlerimizi, demokrasilerde biz belirlerdik? Biz aptal mıyız, zeka özrümüz mü var, akılsız mıyız yoksa?

Bu ülke, kendisi beceremeyince becerecek birilerini çağıran, bulan, mebzul miktarda insanlardan oluşuyor.

27 Mayıs darbesi ile parlamento işlemez hale getirildi, ülke cephelere bölündü…orduda cunta fikri yeşermeye başladı.

Bunun arkasına yaşanan siyasi gerilimler ve istikrarsızlık ile ülke devrimci, ülkücü diye bölündü…arkasına 12 Mart 1971 geldi.

Daha bitmedi, zayıflatılan iktidarlar, çözüm bulunumayan ekonomik sorunlar, sağ sol çatışması ile akan kanlar…sonucu 12 Eylül 1980 ve bir darbe anayasası. 12 Eylül darbe yönetiminin ve sonrasının rezilliklerini, insanlık utançlarını yaşadı bu memleket.

Yetmedi…üstüne kürt sorunu, PKK, terör, binlerce şehit, binlerce faili meçhuller.

Yetmedi…aklını kullanmasını bilmeyenlerin, soruna akılları ile çözüm bulamayanların biriktirdikleri ile gelinen 2001 de, fırlatılan Anayasa kitapçığı, tekrar ekonomik kriz, halkın “artık yeter” noktası ve 28 Şubat’ın hapse attığı Tayyip Erdoğan’ın sandıktan çıkışı.

Darbelerin, Türkiye’yi ne hale getirdiği bu kadar aşikarken...

Darbelerin, demokrasinin, hukukun, özgürlüğün katledildiği, insan öldürmenin, işkencelerin, soygunun, adaletsizliğin kol gezdiği, dikta ve faşist yönetim biçimlerine geçişi sağladığı ispatlanmışken...

Darbelerin, her seferinde toplumun aynı problemleri tekrar tekrar yaşamasına sebep olduğu, aynı çıkmazları büyüyerek karşımıza getirdiği görülmüşken...

Darbeyi istemek, darbeye hasret kalmak, akıl tutulması değildir de nedir?

Bir kısım emekli subaylar önderliğinde “silahsız kuvvetlerin”, kendilerini “çağdaş”,“ilerici” olarak nitelendiren toplumun çeşitli kesimlerinden insanların, “silahlı kuvvetleri” habire göreve çağırması veya buna ortam hazırlaması, Cumhuriyet’e ve demokrasiye karşı işlenmiş bir suçtur...aynı zamanda da "insanlık suçudur".

20 Oca 2009

Küba'da çanlar kimin için çalıyor?

Jumbo jet, Havana Jose Marti havaalanına doğru bir martı edası ile süzülüyordu. Bulutların arasında Fidel Castro, beresindeki yıldızı ile Che Guevara, devrim, Küba, puro, rom, salsa, eski Cadillac arabalar…Küba’ya ait okuduğum, dinlediğim ne varsa gözümün önünde resmi geçitteydiler.

“Devrim nasıl bir şey acaba? Özgürlük müydü? Cesaret miydi? Değişim neydi? Halka değişimi kabullendiren o güç nasıl bir güçtü? Neydi bu değişimin arkasındaki güç?

Havaalanından otelime doğru giderken yollardaki gettolar gözüme ilişti. Sarı, pembe, mavi yer yer dökük boyalı, kimisi renksiz gibi…Tıpkı yollarda ikili üçlü gruplar halinde toplanmış, yaşları 15-25 arasında değişen melez güzellerin, suratlarındaki çalakalem boyaları gibiydi gecekonduların boyaları da. Üstünde puro sarılan melez bacakların dar mini etekleri ile yollarda neden bekliyor olduklarını çözmeye çalışmıştım. Seks turizminin kölelerinin bu melez küçük kadınlar olduğunu hemen ertesi gün anlamıştım…Küba seks turizmine esir olmuştu.

Sosyalizmin son kalelerinden birisi olan Küba’da insanlar nasıl yaşar, hayat nasıl akar, ne yer ne içerler daha ilk günde algılayabiliyorsunuz. Küba’da iki yaşam var, çok keskin bir hatla ayrılmış…biri Küba halkının yaşamı diğeri ise turistler için olan yaşam. Paraları bile farklı, turistlerinki “convertible peso”, yani değişim yapabileceğiniz cinsten. Oteller, gece klupleri, barlar hep turistler için, Küba halkı daha doğrusu melez kızlar ancak bir yabancı erkeğin eskortu! olarak kabul ediliyor bu mekanlara. Yediğimiz yemekler, içtiğimiz su bile farklıydı.

Küba’da, sadece başkent Havana’da 60 bine yakın 1950 model Cadillac ve Chevrolet marka araba kullanılıyor. Demodeliklerine rağmen gıcır gıcırlar, rengarenk…Hatta bu son ekonomik krizde sıkıntılar yaşayan otomotiv sektörü için, ABD ve Japonya, Küba’dan araba tamiratı konusunda örnek alınması gerektiğini söylemişlerdi.

Nazım Hikmet de 1961 yılında Küba’ya gitmiş. “Havana Röportajı” ve “Saman Sarısı” şiirlerini bu ülkede yazmış.

Amerikalı yazar Ernest Hemingway, hayatının yirmi yılını Küba’da geçirmiş… “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabını da Havana’da yazmış ve ilk satış geliriyle bu ülkede bir ev satın almış. Şimdi bu ev bir müze. Hemingway’in sürekli içki içtiği barlarda “mojito kokteyli” içmek de apayrı bir keyifti. Romdan yapılan enfes bir içki. Mojito şimdilerde bizim barlarda da moda oldu.

Küba’da Fidel Castro ve Che Guevera öncülüğündeki devrimcilerin, Batista rejimini yıkarak yeni bir dönem başlatmasının üzerinden 50 yıl geçti. ABD’nin aralıksız ambargoları ve Rusya’nın kendine sırt çevirmesine rağmen, yarım yüzyıllık komünist rejim ayakta kalmayı başardı. Ancak bugünlerde Kübalılar devrimden yıllar sonra başlayan değişim rüzgarının şaşkınlığı içindeler.

”Devrim savaşçısı olmayanlara komünist denmez” diyen Fidel Castro’nun, yönetimi kardeşi Raul Castro’ya bırakmasından sonra Fidel’in Kübasına da bir şeyler olmaya başladı. Bundan 8 yıl önce gittiğimde de az çok hissetmiştim bunu zaten.

Küba’da kapitalizmin çanları mı çalmaya başladı? Şimdilerde Küba halkı, Küba’nın geleceğine zarar vermeden Raul Castro ile buna yanıtlamaya çalışıyor.

ABD kolları sıvadı bile. Beyaz Saray’ın mali desteği ile kurulan bazı kuruluşlar Fidel sonrası Küba’nın kapitalist sisteme nasıl entegre olacağına dair projeler üretiyorlar.

Küba’da Fidel Castro’nun devlet başkanlığı görevini bırakması ile beklenen olmamış , Kübalılar sokaklara çıkıp isyan etmemişlerdi. Belki de devrim kazanımlarının üstüne gölge düşürmek istememişlerdi.

Ancak Küba’da bir şeyler değişiyor. Raul Castro, devrim niteliğindeki reformlarını sürdürüyor…

Cep telefonu, DVD oynatıcı, bilgisayar, 48 ve 61 cm’lik televizyonlar, elektrikli düdüklü tencere ve pilav tencereleri, elektrikli bisikletler, oto alarmları ve mikrodalga fırınlar gibi eşyaların satışı serbest bırakıldı. Kamu personelinin kendilerine verilen lojmanları emeklilikleri ardından da ellerinde tutmasına izin verdi. Hatta evlerini çocuklarına miras bırakabilecek. Halk, özel fonları kullanarak kendi evlerini de inşa edebilecek. Sosyal ve ekonomik eşitlik sağlanması amacıyla uygulanan maaş sınırlaması kaldırıldı, çalışanlara üretkenliklerine göre maaş ödeniyor. Kübalı’ların kendi ülkelerindeki uluslararası otellerde kalmasına izin çıktı, yabancılar gibi otomobil kiralayabiliyorlar.

Küba’da, devrimin üstünden 50 yıl geçtikten sonra başlayan değişim rüzgarları hızla esmeye devam ediyor. Değişimle birlikte “orta sınıf” yaratma çabası da hissediliyor.

Küba “toplumun değişen ihtiyaçlarını dikkate alıyor” demek istiyorum ama diğer yanda “tüm bu değişimler kapitalizme geçirilme çabaları mıdır?” diye de sormadan edemiyorum.

“Sosyalist Devrim” kavramının kalan son kalelerinden biri olan Küba’nın bu durumu nedense içimi acıtıyor.

18 Oca 2009

Yeni Bir Dünya, Yeni Bir Kapitalizm!

Kapitalizm kendini yeniliyor mu? Ekonomik krizin ezberleri bozduğu söylensede, aslında bozulan her hangi bir ezber söz konusu değildir.

Krizler, kapitalizmin doğası gereğidir; finans veya banka krizi, adı her ne olursa olsun arkasında yatan gerçek neden aşırı üretim ve bu üretimi karşılayacak tüketimin yeterli olmamasıdır. Dolayısı ile sermaye değerini kaybetmektedir.

Para, gelişen teknolojilerle tüm dünyada o kadar hızlı akıyor ki saniyenin binde biri sürede dünyayı dolaşabilen hisseler, kağıtların hızına yetişmek mümkün olamıyor ve kontrol dışına çıkabiliyor. Sermaye de zaten borsadaki kağıtların reel karşılığı değil midir?

Öyle bir kısır döngü ki; üretimdeki aşırı artış, tüketimdeki keskin düşüş, sermayeyi ve dolayısı ile finans hareketlerini, bu hareketlerdeki dengesizlik yine dönüp dolaşıp reel sektörü, üretimi, istihdamı etkiler hale geliyor. Ve bu döngü ortalama her 10 yılda bir içinden çıkılmaz hale geliyor. Kapitalizmin her seferinde ezberleri bozulup, devlet müdahaleleri başlıyor. Kapitalizm her krizde farklı kurallar getirerek kendini yeniliyor.

Uzun zamandan beri dünyada serbest piyasa ekonomisi geçerli ama bu sisteme her zaman devlet müdahalesi olmuş, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” düşüncesi hiç bir zaman tam anlamı ile geçerli olmamıştır.

Kapitalizmi iyidir veya kötüdür diye tanımlamak da anlamsızdır. Kapitalizm bildiğiniz kapitalizmdir. Kuralları bellidir, her krizde bir çıkış yolu bulur. Çıkış yollarının topluma zararı var mı yok mu düşünmez. Toplumun sosyal çıkarlarını değil, kendi tanrılarının çıkarlarını korur.

Geçtiğimiz hafta Paris’te, Nobel Ekonomi Ödülü sahibi bilim insanları ile Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere eski Başbakanı Tony Blair bir araya geldi.(*)

Konu; Yeni Bir Dünya, Yeni Bir Kapitalizm…Kapitalizmin tanrıları, çıkarlarını korumak, dünyaya yeniden şekil vermek ve kapitalizmin girdiği kısır döngüyü kırmak için harekete geçtiler.

Her birinden benzer fikirler çıksa da asıl amaç “kapitalizm yok oluyor” imajını “kapitalizm kendini yeniliyor” imajı ile değiştirmek istemeleri. Çünkü toplum kapitalizmi sorguluyor, sesler, gösteriler, isyanlar başladı, toplum muhalefet ediyor.

Sarkozy, yenilik fikrinin kapitalizm karşıtlığı olarak algılanmaması gerektiğini vurgulayarak "Avrupa, dünya kapitalizmini değiştirme fikrini teşvik etmelidir" demiş. Krizin, kapitalizmin krizi olmadığını, bir finans krizi olduğunu ama kapitalizmin ahlaklaştırılması gerektiğini söylemiş.

Angela Merkel, “Yeni bir dünya ve küresel boyutlu bir sosyal piyasa ekonomisi’ nden söz ederek, krizi “mali semptomlara” dayandırmış. Ayrıca IMF nin eski önemini ve işlerliğini kaybettiğini belirterek, Birleşmiş Milletler bünyesinde “Ekonomik Konsey” kurulmasını önermiş.

Tony Blair ise finans piyasasına yeni kurallar getirmek için dünya genelinde bir yönlendirme gerektiğini, bazı aksayan yönleri olsa da finans piyasasını yeniden yapılandırmak ve serbest piyasa ekonomisinden vazgeçmemek gerektiğini belirtmiş.

Sonuç olarak; hepsi de kapitalizmin “eskidi” imajını “yenileniyor” olarak dünyaya dikte ederken, Amerika’nın desteği olmadan da “kapitalist tanrılar toplantısı” nın bir anlam ifade etmeyeceğini bildiklerinden, Obama’ya da mesajlarını duyurmuş oldular.

Madem dünyada oyun böyle onanıyor, dünyaya sırtımızı dönerek bir yere varamayacağımızı anlamamız gerekiyor. Bugün komünist rejimle idare edilen Çin bile, dünya borsalarının en büyük yatırımcısı, Amerika’nın para kaynağı.

Kapitalizm ister eskisin, ister yenilesin aynıdır, aynı tanrılara hizmet eder ve krizlere her zaman gebedir; krizlerin faturasını biz Türkiye olarak ödemek istemiyorsak, halkımızın lokmasını korumak istiyorsak, acilen yapmamız gereken gıllıgışlı karanlık işlerden temizlenip, hızla demokrasinin önünü açıp, ekonomide ve teknolojide güçlenmektir.

Yeni bir dünya elbette mümkün…ama yeni dünyanın, kapitalizmin tanrılarının kurguladığı dünya değil, para yerine insana değer veren bir dünya olması dileğimdir.


(*) Haber kaynağı; http://www.dw-world.de

14 Oca 2009

Ergenekon Davası ve Türkiye'nin Değişimi


Türkiye Hepimizin! Başka Türkiye yok!


Türkiye’yi çetelerin elinden kurtarmak için yüzyılda bir yakaladığımız bu fırsatı delik deşik ederek, Türkiye’nin geleceğini karartmayalım.

Ergenekon, devletin hemen paralelindeki derin yapılanmanın Türkiye’deki adı, bir zamanların meşhur söylemi ile “devletin rutin dışı işlerini!” yerine getirmek için kullandığı bir zihniyettir.

“Derin” niteliğini, bu yapının ulaşılamaz ve çözülemez oluşundan değil, var olan sistemdeki yasal veya yasa dışı tüm yöntemleri kullanabilme gücü ve kendini halkın ve resmi devletin üstünde görmesiden alır.

Ergenekon Davası ise Türkiye'nin nerede ise yüzyıldır başına musallat olmuş “derin devlet”le hesaplaşmasının davasıdır.

Türkiye, Ergenekon Davası ile demokrasiyi ve hukukun üstünlüğü ilkesini koruma ve kollama sınavından geçmektedir.

İktidarın, muhalefetin, medyanın ve kamuoyunun Ergenekon’a bakış açısı ve söylemleri ile yargının, davanın gidişatına ve sonuçlandırılmasına yönelik çalışma ve gayretleri, Türkiye’nin geleceğine ilişkin tercihlerini belirleyecektir…o derecede önemli bir davadır.

Türkiye, ya özürlü bir demokrasiden kurtulup “evrensel demokrasi” ye geçiş yaparak eşitlik, özgürlük, hak, hukuk yolunda çok önemli bir adım atacak, ya da yüzyıldır olduğu gibi, görünmeyen derin devletin yönlendirmesinde, hegamonyalara ve karanlık bir geleceğe doğru yönlenecektir.

Ergenekon Davası yüzyılın davasıdır, Ergenekon davası Türkiye'nin değişiminin davasıdır. Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini isteyen, bundan çekinecek hiç bir yanlışı olmayan, şeffaf ve halkına hizmet için var olan bir devlet anlayışını benimseyen, siyasi görüşü ne olursa olsun Türkiye’nin artık karanlık güçlerin elinden arınmış, tertemiz bir sayfa ile yola devam etmesini isteyen her kişi ve her kurum bu davanın arkasında eğilmeden, bükülmeden durabilmelidir.

Ülkemiz gerçekten çok sıkıntılar çekti, bizler de halk kesimi olarak bu sıkıntılardan, acılardan fazlası ile nasibimizi aldık ve halen de almaktayız. Ekonomik gidişat hiçte iç açıcı değil, siyasi gündemin karmaşasından boğulmuş ve nefes alamaz durumdayız. Toplumsal ve kültürel pek çok sorunumuzdan halen temizlenemedik. Eğitim, soyal haklar, sağlık, teknolojik atılımlar gibi pekçok konuda dünyadan çok geri kaldık. Fakirlik ve yoksulluk belimizi büktü.

Bunca aşmamız gereken sorunumuz varken, halen derin devleti içimizden çıkarıp cezalandıramıyorsak, halen güçlü, demokratik bir siyasi irade arayışında isek şapkaları önümüze koyup bir daha düşünme zamanıdır.

Türkiye değişiyor, Türkiye adeta yeniden kurtuluş mücadelesi veriyor…

Umarım…böylesine Türkiye’nin kaderini tayin eden bir davada devletin itibarını korumak ve devleti yıpratmamak adına bir “uzlaşma!” ile derin devletin gelecekte tekrar işlerlik kazanmasını sağlayacak kararlar alınmaz.

Umarım…Ergenekon davası sadece İbrahim Şahin ve Mustafa Dönmez’in krokilerine ve bulunan silahlara indirgenip, tüm faili meçhul cinayetler, Susurluk ve öncesi kaoslar, darbe girişimleri sadece bunlara bağlanmakla kalmaz.

Umarım…şimdiye kadar iktidarların yaptığı gibi derin devletle hesaplaşma noktasında iş pazarlıklara dökülmez, Ergenekon davasının sonu da Şemdinli ve Susurluk davasının sonu gibi olmaz.

Umarım…Ergenekon davasının sonucu ile “derin devlet” in Türkiye’de ilelebet hüküm sürmesine izin verilmez.

Türkiye bir kırılma noktasında…değişimin belirtileri var ancak değişimin demokrasiden yana, şeffaflıktan yana olabilmesi için bırakınız hukuk işlesin.

Davanın ve sorgulamaların yürütülüşüne itirazınız olabilir ama davayı küçümsemek ve davaya köstek olmak demokrasiden yana olmamaktır…Sapla samanın ayrışmasına olanak verin.

Beğenmediğimiz iktidarı değiştirmek için en güçlü silahımız “oyumuz” dur. Canımız ne zaman isterse iktidarı değiştirebilecek güç bizim, halkın elindedir. Ancak Türkiye’yi çetelerin elinden kurtarmak için yüzyılda bir yakaladığımız bu fırsatı delik deşik ederek, Türkiye’nin geleceğini karartmayalım.

Türkiye Hepimizin! Başka Türkiye yok!

12 Oca 2009

Ankaram'ı özlüyorum

Ankara; doğduğum ve terkettiğim şehir…Doğmakla terketmek arasında yarım asır tükettiğim şehir.

Cesaretli kararlarımı aldığım, kimisinin sonucunda çok mutlu olduğum ama bir o kadar da problemler yaşadağım, yürekli bir şehir Ankara…doğrularımı yanlışlarımı harmanladığım, kendimi kaybettiğim ama yeniden bulduğum şehir.

Ankaram, çok renkli değildir ama renksizliği sanmayın ki devletin şehri oluşundandır…Biraz mütevaziliğinden, biraz sakinliğinden, biraz da sıradanlığındandır.

Hiç bir dönemde on bin çeşit insanı olmamıştır Ankaram’ın. Aynı tip benizler dolaşır sokaklarında, sakin ve dingindir.

İnsanı sevmeyi öğretir Ankara...

Kuru ayazını da seversiniz, kuru sıcağını da, akşam serinlikleri başkadır sanki...

Tüm kokuları aynıdır bu şehrin.

Semtleri birbirine yakındır Ankaram’ın. Ne kadar mesafe olsa da aralarında, insanları yakındır bu semtlerin. Bir duruşları vardır insanların, mozaik çok renkli, çok parçalı değildir.

Asırlar önce akan bir su, ilerdeki havuzda toplanırmış. Nice dertlere deva, onulmaz hastalara şifa, canlara can verirmiş. Bu yüzden buraya ‘Cankaya’ demişler. Harplerde, istilalarda yıkılmış, harap kalmış, suyun gözü kapanmış, bu topraklar bizim olunca buralara yerleşen ekalliyet suyun gözünü açmış. Ama ne derde deva, ne hastaya şifa, ne de cana can vermez olmuş artık. Lakin ‘Çankaya’ adı bugüne kadar süre gelmiş...Yıllar sonra da bu kayalara bir köşk kurulmuş. Halkı, Ata’sının bu tepeden berrak suklar akıttığına inanmış.

Keçiören, “keçi”den değil, bilakis “keçe” den gelmiş. Buranın ilk sakinleri olan başta Ermeni vatandaşları, keçe yapma sanatını çok ileri götürmüşler. Ankara yöresine, diğer illere keçe buradan pazarlanırmış. Keçeyi dövmek herkesin harcı değil, zahmetli bir zanaatmiş. İşte bu yüzden bu semt bağlarına ‘Keçeören’ denilmiş. Halk diline kolay gelmiş, ‘Keçiören’ olmuş. Keçi ile pek alakası yok, zira bu yöreye yeşilliği yiyip bitiren keçiyi sokmaları olanaksızmış.

Hergele Meydanı, Ankara’nın en eski tarihi meydanlarından birisidir. Zamanında bir uçtan bir uca uzanan yemyeşil düzlükmüş. Etrafı kavak ağaçları ile çevrilmiş, o yılların hipodromu diyebiliriz. Bu meydanın hududunu çizelim. Ulus’taki sanat okulunun köşesinden Ankara Gazi Lisesi’nden alın, yukarıda Numune Hastanesine dayanan koca bir düzlük. Bu düzlüğün özelliği Ata yadigarı cirit oyununun burada oynanması...davul zurnaların coşturucu havasında Hergele Meydanı. Askere gidenler gene bu meydandan uğurlanırmış.

O yılların Ankarası’nda ahırı olan kimseler inek beslerlermiş. Erkenden kalkıp sütü sağdı mı, ineğini önüne katar, inek çobanı Kel Mevlut'e teslim ederlermiş. Kel Mevlut, sürüyü alır götürür boş olan Maltepe sırtlarında otlatırmış, akşam Hergele Meydanı'na sürüyü geri getirir, inek sahipleri ineğini alır evine dönermiş.

Zamanla evler, binalar yapılmış, alan daralmış. Bir değirmen yapılmış, işlememiş. Bu binaya Ankara İtfaiyesi yerleşmiş, adı olmuş İtfaiye Meydanı. Daha sonra Opera binası yapılmış, Opera Meydanı olmuş.

Ankarayı her zaman özlüyorum. Bir yandan kızıyorum, bir yandan da çok özlüyorum.

Sıcacık, kahverengisi yoğun simidini özlüyorum. Bir sürü taklitleri var artık tüm şehirlerde. Ama birde Ankara'da yesinler bakalım, aynı mı kokusu?

Kızılay'ın keşmekeşliğini özlüyorum…sağa sola koşuşturan temiz yüzlü ama bıkkın insanlarını özlüyorum.

Atatürk Bulvarı'ndan Çankaya'ya tırmanırken sağ tarafta kalan devleti, babalığı kalmamış olsa da bir devlet memur olan anamla babamla özdeşleştiriyorum…devletin babalığını özlüyorum.

Kuğulu Park"ın içindeki bir beyaz, bir siyah kuğuyu özlüyorum...Siyah olanın nedense hiç resmi yok, öldü mü acaba?

Sakarya Caddesi'ndeki balık kokusunu, ara sokaklarındaki sanki kaçamak içilen içkinin kokusunu özlüyorum. Bir kerede oturmuş içmiş değilim orada, keşke içseymişim!

Bahçelievler’i özlüyorum... Evlendiğim, çocuklarımı dünyaya getirdiğim, üniversitede okurken okuldan eve dönüşümde sokaklarından korkarak evime ulaştığım güzel semt. Faşistlerden dayak yememek için hızlı hızlı koştuğum semt. Yoldaşım, okuldaşım Serdar Alten'in katledildiği semt.

Ve oğlum, oğlumun halen yaşadığı şehir Ankara...

Oğlum gibi sıcak, oğlum gibi sevecen, oğlum gibi dingin, oğlum gibi mert, oğlum gibi lider Ankaram...

Oğlumu ve Ankaram’ı çok özlüyorum...Ankaram’ın Pazar günlerindeki Ankara simitli sabah kahvaltılarını özlüyorum.

Ankara bir sayfa ile bitmez...Geri kalan anılarımda.


(Semt ismi ve tarihine ilişkin bilgiler, Şeref Erdoğdu'nun ,"Ankara’nın Tarihi Semt isimleri ve Öyküleri" kitabından alınmıştır)

Ar-ge Teşvik Yasası ve Bölgesel İnovasyon Merkezleri

Hiç düşündünüz mü bizim neden dünya çapında ses getiren bir ürünümüz, hizmetimiz yok? Bir garajda Google’ı yaratan iki kafadardan daha az mı akıllıyız yoksa düşünme tembeli miyiz?

Belki hiç farketmeden kalıplaştırdığımız düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız, karakterimiz yaşantımızın her noktasında yeni kararlar almamıza, yeni fikirler üretmemize engel oluyor.

Belki de kültürümüz, aile yapımız, dayatmacı yönetim anlayışımız ve de en önemlisi eğitim sistemimiz bizi kalıplara yerleştiriyor. Ezbercilikten, kopyacılıktan kurtulup bir türlü vizyonumuzu, bakış açımızı ve kendimizi geliştiremiyoruz. Analitik, araştırmacı, yeniliğe açık bireyler olamayınca da bu kalıplaşma ve ezbercilik, ülkenin siyasi ve ekonomik tüm alanlarında hissediliyor ve bir adım öteye gidemiyoruz.

Zaman zaman Türk bilim adamlarının, doktorlarının başarılarını okuyoruz ancak bunların çoğu yurt dışında. Neden yurt dışında? Çünkü orada teşvik ediliyorlar, ortamlar ve olanaklar çok daha iyi, yaratıcılıklarına prim veriliyor. Türkiye’de olsalar kösteklendikleri ile kalmazlar bir dolu da bürokratik engellerle karşılaşırlar.

Tek becerebildiğimiz kopyacılık…Bilgiyi, yeniliği kopyalayarak kolay yolu tercih ediyoruz, yeni olanın yerine bir başka yeniyi koyabilmek gibi bir çabamız hiç olmuyor.

Türkiye, Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan Avrupa İnovasyon Tablosu'nda (European Innovation Scoreboard), 38 ülke içinden 38. olarak son beş yıldır elinde tuttuğu sonunculuk unvanını koruyormuş. Türkiye tabloda o kadar geride ki, raporda analiz ve karşılaştırma için kullanılan 'inovasyon liderleri', 'inovasyon takipçileri', 'ortalama inovasyon yapanlar' ve 'arayı kapatmakta olanlar' gibi ülke gruplarının yanı sıra Türkiye için özel bir grup tanımlanmak zorunda kalınmış.(radikal.com.tr).

Bu sonuç çok normal zira Türkiye, GSMH nın binde 7 gibi çok komik bir bölümünü ar-ge yatırımlarına ayırıyor..yüzde bir bile değil. KOBİ lerde ise bu oran binde 3. Bu düzey ile ne teknolojik gelişme beklenebilir ne ar-ge ne de inovasyon. Bu durumda yenilik yapamayacak firmaların ayakta kalması da özellikle kriz döneminde çok zor görünüyor.

Kimi kesimler tarafından “devrim gibi yasa” diye tabir edilen AR-GE Teşvik yasası nihayet çıktı. Geçmiş dönemlerde inovasyon ve ar-ge konularına hiç önem ve destek verilmediğini bildiğimizden evet gerçekten de devrim niteliğinde bir yasa oldu bu.

Yasaya göre Ar-Ge faaliyetlerinin teşvikinde şirketlerin en az 50 Ar-Ge personeli çalıştırması şartı aranıyor. Bu şirketler Kurumlar ve Gelir Vergisi Kanunları uyarınca Ar-Ge harcamalarında yüzde 100 matrah indirimi kazanacak. 500’den fazla Ar-Ge personeli çalıştıran işletmelerin ise her yıl, bir yıl önceye göre ek olarak yaptıkları Ar-Ge harcamalarının yarısı vergi matrahından indirilecek. Yasada, her ölçekte şirketin ulusal ve uluslararası fonlarca desteklenen Ar-Ge ve yenilik projeleri için de indirim ve teşvikler öngörülüyor. Ar-Ge merkezlerinde ve Ar-Ge projelerinde çalışan personelin ücreti, belirli oranlarda gelir vergisinden muaf olacak ve şirkete Maliye Bakanlığı tarafından sigorta primi desteği sağlanacak.

Ancak AR-GE Teşvik yasası bu hali ile tekelci ve büyük firmaları destekler nitelikte olup KOBİ ler için çok da teşvik edici görünmüyor. Ayrıca şirketlere sağlanan ar-ge ve inovasyon desteklerinde bürokrasinin azaltılması ve değerlendirmelerde objektivite ve şeffaflığın esas olması da gerekiyor. Umarım bu yasa da siyasi çıkarlara alet edilmez.

İnovasyon ve ar-ge konusunda bir başka gelişme is inovasyon ve ar-ge yatırımlarını destek ve geliştirmek amacı ile “bölgesel inovasyon merkezleri” kuruluyormuş. (milliyet.com.tr)…

Habere göre; Proje TÜSİAD, TÜRKONFED, TÜSİAD-Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu (REF) ve Ulusal İnovasyon Girişimi (UİG) tarafından başlatılmış, TÜBİTAK tarafından da desteklenecekmiş.

Bölgesel İnovasyon Merkezleri Projesi (T-BİM) ile Türkiye’nin yedi bölgesinde inovasyon merkezleri oluşturulması amaçlanıyor. Bu bölgeler için ilk etapta belirlenen sektörler ise; Batı Anadolu’da elektronik ve yazılım, tarıma dayalı teknolojiler, eko-teknolojiler, Marmara ve Kuzey Anadolu’da süt ve süt hayvancılığı, seramik, Doğu Akdeniz’de tarım-gıda, lojistik, tekstil, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tarım-gıda, doğal taş, turizm, Orta Karadeniz’de tarım-gıda, inşaat malzemeleri, Doğu Karadeniz’de gemi sanayii, İstanbul’da ambalaj, asansör ve yürüyen merdiven, lojistik, kimya/çevre, İç Anadolu’da makine ve alet sanayi, yaşam bilim ve teknolojileri.

Bunların hepsi de inovasyonun ve ar-ge nin desteklenmesi adına önemli gelişmeler ve adımlar. Ancak önemli projelere imza atabilecek birçok küçük firmaya, başvuru sürecindeki zorluklar, değerlendirmede subjektiv yaklaşımlar ve bürokratik engeller getirilirse , firmalar cesaretlerini ve güvenlerini kaybedecek ve teşviklerden yararlanamayacaktır.

Türkiye, ekonomik krize çok yüksek bir cari açıkla yakalandı. Çünkü yıllardır yüksek katma değerli ürünleri ithal edip daha düşük katma değerli ürünleri ihracat ediyoruz. Katma değeri daha yüksek ürün ve hizmetler üreterek ihraç edebilmek için “inovasyon” şart…yenilik getirecek sektörlerin, yeni fikirlerin desteklenmesi de şart. Ekonomik kriz döneminde inovasyon ve ar-ge yatırımlarına öncelik verecek firmalar kesinlikle bu krizi fırsata dönüştüreceklerdir.

Türkiye ekonomisine ivme kazandırabilmek, ekonomiyi canlanırabilmek için tek yol, iş dünyasının ve devletin inovasyon ve ar-ge konularına odaklanmasıdır.

Bugüne kadar Türkiye gerek siyasi gerekse ekonomik anlamda çok büyük hatalar yaptı. Bundan sonra, bugün bulunduğumuz noktayı yeniden sorgulamak, yarın nerede olmak istediğimize hem birey hem de ülke olarak düşünmek ve karar vermek, bunu da çok acilen yapmak gerekiyor.

Her konuda ezbercilik ve kopyacılığın bizleri nerelere getirdiği çok aşikar. Kaos ve karmaşadan bir türlü yakamızı kurtaramadık. Kısır siyasi çekişmeleri bir yana iteleyip, bize yaratılan ve dayatılan sahte gündemlerle uğraşmayı bırakıp, Türkiye’nin önüne bembeyaz bir sayfa açmamız lazım.

İnovayon, ekonomik kalkınmanın tek yoludur.

İnovasyon, kesinlikle bizlere demokrasi ve özgürlüğün yolunu açacaktır.

Atatürk’ün sözünü tekrar hatırlatmak istiyorum; “Sizlere hiçbir ideoloji bırakmıyorum, Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir”.

_________________________________________________________________________
Konu ile ilgili diğer yazılarım:

1. "Ekonomik krizi inovasyonla fırsata dönüştürebiliriz" http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=154743

2. "İnovasyon icat çıkarmak değildir" http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=155034

Kaynaklar ve okuma önerilerim:

1. Meral Tamer, Milliyet Gazetesi Ekonomi Yazarı. 6 Ocak 2009 “Kul sıkışmayınca, hızır yetişmez!”

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1043810&AuthorID=55&Date=07.01.2009&b=Kul%20sikismayinca,%20hizir%20yetismez&a=Meral%20Tamer

2. İnovasyon Dünyası

http://www.inovasyondunyasi.com/

3. Ar-Ge Merkezleri ve Rekabet Öncesi İşbirliği Projeleri Başvuru Dökümanları

http://www.sanayi.gov.tr/webedit/gozlem.aspx?sayfaNo=4088

4. Ar-ge Teşvik Yasası

http://www.iso.org.tr/tr/Web/MkWeb/DuyuruDetay.aspx?dID=596&dtID=7&mgk=23&mkAsID=49

9 Oca 2009

Nâzım Hikmet ve iade-i itibar

Kim kime itibarını iade ediyor? Nâzım Hikmet Türkiye’ye itibarını iade ediyor olmasın!

Novodeviçi Parkı, Moskova’nın “huzur alanı”…Moskova’nın gürültüsünden uzak, çocukların top koşturup oynadığı, yakın çevresinde yaşayanların yürüyüş yaptıkları sakin ve gerçekten huzur veren bir park.

Parkın hemen yanıbaşında, 1524'te inşa edilen Novodeviçi Manastırı (Kızlar Manastırı) ve aralarında Nâzım Hikmet’in de bulunduğu birçok sanatçı, siyaset ve bilim adamının mezarlarının yer aldığı Novodeviçi Anıt Mezarlığı var.

Novodeviçi Anıt Mezarlığı’na, Nâzım’ı ziyaret etmek üzere gittiğimde bir Haziran ayı idi. Moskova’nın en güzel zamanıydı. Beyaz, mor, pembe, sarı sarı çiçekler kokularını ve renklerini mezarlığa salmış, adeta can katmışlardı. Ağaçlar, çiçekler arasında, sanatçıların mezarları başında bulunan heykelleri arasından yürürken “tam da Nâzım’ı ziyaret zamanı, tam da güneşli günler zamanı” diye düşünüyordum. İçimdeki heyecanı bastırma gereği duymadan, elimdeki mezarlık krokisine göre Nâzım’a ulaşmaya çalışıyordum.

Nâzım’ı bulduğumda; son derece sade ve bir o kadar da Nâzım’a yakışan bir anıt ve bir dolu çiçek karşılıyor beni. Belli ki az önce birileri daha gelmiş, taze kırmızı karanfiller var her yanında.

Anıt’ın üstünde işlenmiş Nâzım siluetine bakıyorum, gözlerim anıtın üst tarafındaki sade “Nazım” yazısına takılıyor…

“Sen Anadolu’ya gelemedin ama Anadolu sana geldi, selam sana Usta” diyorum, göz yaşlarım Nâzım’a karışıyor. Elimdeki tek bir kırmızı karanfili bırakıyorum…

“Beyler bu vatana nasıl kıydınız” sözleri aklıma geliyor…“Beyler Nâzım’a nasıl kıydınız!” sözleri dökülüyor ağzımdan.

Uğrunda ne eziyetler çektiği, canından çok sevdiği memleketinin askerine şiir yazmış…Nato’da en ucuz asker Türk askeridir, değeri 23 sent” diyenlere Türk askerini öğretmiş,

Halkına “güzel günler göreceğiz” diye umut aşılamış, sevdalarına yüreğinin en derinlerinden seslenmiş,

Her milliyetin, her ırkın insanı olmuş, Afrika’da çocuk, Ekim Devrimi’nin neferi bir işçi... Onların sevinçlerine, üzüntülerine şiirleri ile ortak olmuş,

Yaşamıyla, sanatıyla, eylemleriyle tüm dünyaya kendini kabul ettirmiş, tüm dünya onu kucaklamış, şiirleri onlarca dile çevrilmiş, basılmış, okunmuş,

Uğrunda yıllarca hapislerinde yattığı, sınırlarından içeri sokulmadığı, yıllarca zorbalık gördüğü memleketinin topraklarından çok uzakta yatan Nâzım’a Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilerek itibarı iade edilecekmiş.

Hangi itibar?

Kim kime itibarını iade ediyor?

Nâzım Hikmet, Türkiye'ye itibarını iade ediyor olmasın?

5 Oca 2009

İnsan olduğum için özür dilerim!


Tüm dünyanın mezarlıklarını genç ölülerle doldurdum

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Çankaya’da Yeşil Vadi apartmanında

Konya Balcılar’da yatakhanenizde

Erzincan’da, Varto’da, Lice'de, Gölcük’te, Yalova’da

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Sokaklarda kağıt mendil, kalem satarken

Çökük duvarın dibinde tiner koklarken, viranede aşırı dozla

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Irz düşmanlarının salyalarında boğarak

Dayıların, dedelerin kucağında, kabarık iğrenç iştahlarında

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Ulucanlar’ın, Bayrampaşa’nın, Diyarbakır’ın demir parmaklıklarında

Karakolların mavi kapılarının ardında,

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Aktütün’de, Eruh’ta, Şırnak, Silopi’de adın Mehmet diye adın Zozan diye

Behçelievler 15 sokak’ta , Güngören’de, Ulus’ta

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Hiroşima’da atom bombasıyla, beyaz kuğularınız elinizde

Auschwitz’de diri diri yakarak, küllerinizden sabun yaparak

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Afrika’da açlıktan ve zevkü sefa için beyaz deriliye satılırken

Tiananmen Meydanı’nda

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Santiago Stadyumu’nda venceremos diye haykırırken

Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da, Darfur’da

Sizi ben öldürdüm, özür dilerim…

Tüm dünyanın mezarlıklarını genç ölülerle doldurdum

Çocuklarınızın, gençlerinizin, geleceğinizin soyunu kırdım

Tüm insanlığı yok ettim

Ben kim miyim?

Ben insanım…

İnsan olduğum için özür dilerim!

1 Oca 2009

2008’den 2009’a girerken agresiviz, sinirliyiz, gompleksliyiz

2008’de yine alaca bulacaydık…kimi zaman umutlandık, çoğu zaman karamsarlığa kapıldık.

Tam da sözün bittiği yerde öyle gelişmeler oldu ki; demokrasi ve insanlık adına sevinirken haksızlıkları gördükçe yeniden kara kara düşünmeye başladık.

Kimilerinden ders aldık, çoğunlukla her kafadan çıkan seslerle ders verdiğimizi sandık…yanıldık.

Toplumsal yapımız çok renkli. Doğu, Batı, Akdeniz, her kültürden nasibimizi almışız. Hal böye olunca olaylara bakış açımız ve tepkilerimiz de rengarenk. İnsanımız alaca bulaca.

Bazen “hepimiz Recep İvedik”, bazen “hepimiz Hrant”, kimi zaman “hepimiz Muro”, çoklukla “hepimiz Issız Adam”. Ne olduğumuza kara vermek çok güç, gün geçtikçe de güçleşiyor. Kaosumuz karmaşamız çok, duygusallığımız, acımasızlığımız daha da çok.

İçsel barışımız olmadığı için midir nedendir bilinmez, dışsal barışımızı da tesis etmekte zorlanıyoruz. “Agresiviz, sinirliyiz, gompleksliyiz”.

2008 de kimi tabularımızı yıktık, bu anlamda umutlandık; Şimdiye kadar konuşulmayan pek çok konu tartışılır hale geldi. Ergenekon’la derin devlete iğne batırdık, Engin Ceber’le işkenceyi lanetledik, devleti özür dilemek zorunda bıraktık, Aktütün’le militarizmi sorguladık, parti kapatma davası ile demokrasinin gücünü keşfettik. . “Mustafa” ile toplum “tabu” sınavından geçti, daha doğrusu geçemedi sınıfta kaldı.

2008 de duruşlar daha da netleşti, yönetenler ve yönetilenlerin nerede durduklarını daha da bir hisseder olduk; Türbanın o kadar da öcü olmadığını anladık, siyasi çıkarların nelere kadir olduğunu ve samimiyetsiz politikacıların oy hesabı ile nasıl da önceden kara dediklerine şimdi ak dediklerini yaşadık. Mitinglerde laiklik histerisine kapılanların çarşafa göz kırptığına şahit olduk. Allah, din lafını ağzından düşürmeyenlerin nasıl da çark edip “tek millet, tek vatan” sloganları ile muhafazakar milliyetçiler safında yerini aldığını hayretle izledik. Militarizmin Türkiye siyasetinde ne kadar etkili olduğunu, 12 Eylül anlayışının hala bitmediğini kalkan parmaklarla tekrar gördük. Duruşlar gösterdi ki; demokrasi söylemleri samimiyetsizmiş, siyasetçiler işine ne gelirse onu yaparmış, Devlet halkın emrinde değil, üstünde imiş.

2008 de özür diledik, kimi içtendi, kimi kızım sana söylüyorum gelinim sana tarzı idi. Ama her bir durumda özür dilemek erdemdi. İşkence için, Alevi yurttaşlarımız için, Ermeni tehciri için özürler dilendi. Daha pek çok konuda da insanlığa ve doğaya özür borçlarımız var. Özür telafi midir? Değildir ama başlangıçtır.

2008 de kapitalizmi yargılıyoruz. 7-8 yılda bir kapitalizmin krize gireceğini söyleyenler haklı çıktı; Ekonomik kriz dünyayı yeniden pençesine aldı. Türkiye’yi etkilemesi de kaçınılmaz olan kriz, iktidarın bu konuda yetersizliğini ve öngörüsüzlüğünü gözler önüne serdi. Ekonomik balayının çoktan bitmiş olduğunu farkedemeyenler, ekonomik krizin şakaya gelir yanı olmadığını daha da görecekler ancak fatura yine dar gelirli,yoksul kesime çıkacak. Bizler “atın ölümü arpadan olsun” diyen bir zihniyete sahibiz. “Bu da gelir bu da geçer” der ve yolumuza düşe kalka devam ederiz.

2008 de gugıl amca ve feysbuk birader ile daha fazla haşır neşir olduk, emesen sohbetlerimizde ikonlaştık…sandık ki internette sanal olunca teknolojik olduk, bilimselleştik. Fazla teknolojik olmamızı sakıncalı bulan büyüklerimiz internette bazı sitelere yasak koymaya başladı ve bu yasaklar gitgide çoğaldı. Diğer yanda CERN’de olan bitenleri izlerken aslında bilimsel olarak bir hiç olduğumuzu farkettik, eller aya giderken biz hala yaya olduğumuzu gördük.

2008 de tv dizileri ve magazin ile uyku ihtiyacımızı fazlası ile karşıladık. “Kızımız Demet, Oğlumuz Polat” oldu, gençlik Tarkan’ın kıvırırken poposu ile çizdiği çemberin ötesine geçemedi.

2008 de toplumsal cinnet noktasına gelindi dedimiz tecavüz, kadına şiddet, cinsel istismar, töre cinayetleri, çocuk gelinler gibi toplumun utanç tabloları vardı. Ruh sağlığı yerinde bir toplum olabilmemiz için daha çok uğraşmamız gerekecek.

Öyle veya böyle 2008’i tükettik. 2008’den 2009’a girerken ayak izlerimizde kan var, şiddet var, insanlık ayıpları var, tahammülsüzlük var, hoşgörüsüzlük var. Çocuklar ölüyor, insanlar tükeniyor, doğa bitiyor.

Keşke ayak izlerimizde “sevgi, barış, demokrasi ve insanca yaşayabilmek” olsa idi ve bunun gururunu taşıyabilse idik.

Keşke “önce insan sonra da insan” olduğumuzu hepimiz farkedebilse idik.

Yine de geç kalınmış sayılmaz. Gün doğmadan neler doğar.

Mutlu yıllar Türkiyem…