6 Eki 2010

Farklılıkları reddederek özgür olamayız

Gündem, 10 yıl sonra yeniden türban. Siyasilarin tartışmalarına bakılırsa halen aynı noktadayız, bir adım ilerleme kaydedememişiz...

Birbirini anlamaya çalışmayan, bir diğerine yaşama hakkını dahi çok gören bir toplum olarak ayrışa ayrışa gidiyoruz.

Reddediyoruz…kendimiz gibi olmayanı ya reddediyor ya da kabuğumuza çekiliyor, sınırımızı daraltıyoruz.

Laikliğin sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geldiğini algılayamayıp, bir yaşam tarzı sanmak yanılgısı içindeyiz. Laikliği başını örtmemek, mayo ile denize girebilmek ya da içki içebebilme özgürlüğü gibi çok basit eksenlerde değerlendiren bir kesim mevcut ki bu kesim, tamamen şekilci bir yaklaşımla türbana karşı çıkıyor. Sadece türban değil, muhafazkarların yaşam tarzına da karşılar, hatta yan yana gelmekten bile nefret edenleri var.

Daha önceleri türban takmış kadınlara soğuk ve tuhaf bakıyordum, “sıkmabaş” diye söyleniyordum, siyasi simge olarak kullanıyorlar diye düşünüyordum. Nihayetinde alışkın olmadığım bir kadın tiplemesiydi ve onca sıcakta bir baş örtüsü ve bir pardesüye neden tahammül etmek durumunda olduklarını algılayamıyordum, karşı çıkıyordum.

Balkonda oturan beyaz atletli bir erkek gördüğüm zaman ben de suratımı ekşitiyordum, nerden çıktı bunlar diye serzeniyordum. Ama İskoçya’da gayda çalan, etek giymiş bir İskoç erkeğininin fotoğrafını çekmiş ve bu görüntüden hiç rahatsız olmamıştım…neticede etek, onların kültüründe vardı, beyaz atetle seyran etmek de bizim kültürümüzde…

Sonradan sonradan empati kurmaya çalıştım, ön yargılı düşündüğüm ve davrandığım sonucuna vardım…Birbirimizin yaşam tarzına, kılığına kıyafetine bakmadan uzlaşmamız ve farklılıklarımıza tahammül etmek gerekiyordu. Çünkü önce insandı!

Ben bu memleketten ekmek yiyorsam, onların da yemeğe hakkı vardı. Tahammül etmeye çalışmak değil, farklılıklardan nasıl zenginlik yaratılabileceğine kafa yormak gerekiyordu. Demokratik bir sistem ve ortak bir kültür zemininde buluşmak, bir diğerinin “varolma” ve “yaşama” hakkına saygı duymakla renkler arasında uyum ve uzlaşma da sağlanabilecekti…böyle düşündüğüm için şimdi beyaz atletli erkeklere de, yanımdan geçip giden türbanlı kadına da, haşeması ile denize girene de hoş görü ile bakabiliyorum, beni hiç rahatsız etmiyorlar…belki onlar benden rahatsızlar ama zamanla bana da alışacaklarını ve hatta farklılıklarımızdan bir bütüne ulaşabilmeyi umuyorum.

Ancak toplumumuzun büyük bir kesimi, uzlaşmak bir yana, bu ayrışmayı daha da keskinleştirme çabasındalar. Ya da farklılıklardan kopuk yaşamayı tercih edip, kendi doğrularından asla vazgeçemiyorlar. Toplumsal değişim ve dönüşümleri anlamakta güçlük çekiyorlar. Seçkin ve elit olabilme paranoyası, toplumun dinamizmine kapalı hayat algısı, “biz ve onlar” olarak ayrışmayı daha da derinleştiriyor ve kültürel çatışma kaçınılmaz hale geliyor. Ne yazık ki, halkın eğitim, kültür, ekonomik yapısı ve dini algılayış biçimine göre, sınıfsal ayrışma gittikçe büyüyor.

Laik-muhafazakar ayrışması, diğer yandan da etnik ayrışmalar, yaşam tarzına müdahaleleri beraberinde getiriyor. Her tür manüplasyona ve provakasyona açık, yönlendirilerek birbirine kışkırtılmaya hazır bir toplum, sadece ve sadece empati ve hoşgörü eksikliği nedeni ile derin odakların elinde bir oyuncak haline geliyor.

Devlet, din, bilim, kültür, para, ideoloji v.s, insanı inanca yaşatmak ve onu mutlu kılmak için bir araçtır. Bireyi üstün saymayan, bireyin hak ve özgürlünü amaç edinmeyen hiçbir düşünce ve yönetim tarzı meşru olamaz, olmamalıdır. Birey de her hakkı ve özgürlüğü sadece kendine layık görüp, bir diğerinden esirgiyorsa, farklılıklardan zenginlik yaratmak mümkün olamayacağı gibi, toplumsal çürümeye de sebep olur.

Uzlaşma, hoşgörü ve barış içinde yaşama kültürünün yol ve yöntemlerine çok ihtiyacımız var…

Karşındakini ya anlayacaksın, ya hak vereceksin, ya da ikisini birlikte yapacaksın…Yani reddetmeyeceksin!

Farklılıkları reddederek özgür olamayız…

Hiç yorum yok: